MERVE EROL / Radikal

Bizde bir program bir kere tuttu mu, derhal benzerleri bütün kanalları zaptediyor, başka türlü bir şey izleme imkânı kalmıyor. Son zamanlarda herkes evlenmek istiyor mesela ya da bir orta sınıf gustosunun bütün çeşitlemelerini her gün izliyoruz.

Tabii yarışma programlarıyla, reality şovlarla en çok yarışan da diziler. Bir dönem habire selis Türkçe konuşan, kâhyasının, aşçısının da hafif aksanla Türkçe konuştuğu Güneydoğulu ağaları izliyorduk, Ergenekon öncesi Türkiye’de hacimli ve ‘derin’ politikaları, yüksek perdeden aksiyonları gösteren dizilere adeta doyduk. Son zamanlarda da, polisin artan gücüyle ve şiddetiyle doğru orantılı olarak polis dizilerine maruz kalıyoruz.

Gündüz birkaç posta GBT yaptırıyoruz, sonra kuruluyoruz ‘Arka Sokaklar’ın, ‘Gece Gündüz’ün, ‘Adanalı’nın başına...

Bu sonuncusu bir taşla iki kuş birden vuruyor. Adam hem ‘elini kolunu bağlayan’ hukuktan pek hazzetmeyen Mel Gibson’vari bir polis, hem de adı üstünde, Adanalı. Yani hem işi hem ‘doğası’ gereği gemlenemiyor, dizginlenemiyor, porselen mağazasına giren bir fil gibi davranıyor, ama ne kadar da sevimli, ne kadar tatlı oluyor. Zira ne yapıyorsa iyi niyetinden, dürüstlüğünden, devletine milletine sadakatinden yapıyor.

‘Adanalı’, ismini hak etmek için elinden geleni yapıyor. Adanalıyı tarif ediyor, ona özellikler atfediyor. Oktay Kaynarca, karakterinin bütün kanundışı hareketlerini, insan haklarını hiçe sayan, şedit, maşist tavırlarını da sevimlileştirip meşrulaştırmış oluyor. Ne mene bir şeydir bu Adanalılık ki, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nun çıkışından bu yana en irisinden en gündeliğine sayısız cürüm işleyip sabıka hanesine sürekli sayfa ekleyen bir teşkilatın gözümüze şirin gözükmesini sağlıyor?

Güneydoğu’yu, Karadeniz’i, İç Anadolu’yu, Ege’yi, hatta Rumeli’ni çoktan tüketmiştik, şimdi Akdeniz modundayız, bol bol Adana’dayız. Daha doğrusu, onlar bize konuk oluyorlar, İstanbul’daki Adanalıların hallerine kâh gülüyoruz, kâh bunlardan bir ders, bir duygu çıkarıyoruz.
Son dönemlerin ilk Adanalı dizilerinden ‘Beyaz Gelincik’ hakikaten Adana’da, iki nüfuzlu aile arasında geçiyordu. Dizi ilerledikçe, pek de karşılığını alamamış olacaklar ki, işçi muhabbetlerini, duvarlardaki Yılmaz Güney posterlerini filan bir kenara bıraktılar, Adana burjuvazisinin iç işlerine yoğunlaştılar.

Dayıdan çok dayı
Sonra ‘Avrupa Yakası’na Adana’dan misafirler taşındı, Binnur Kaya diziyi bazen tek başına sırtlanır oldu. Şahika Koçarslan karakteri kendini hemen alıştırdı: Bencil, görgüsüz, edepsiz, şımarık, ağzı bozuk bir sonradan görme. Abisi Osman Koçarslan: Delikanlı, tehditkâr, mafyöz. Ve halaları Dilber: Aksi, nemrut, eski Adana lügati geniş bir hanımağa. Adeta JR’lı devirlerin küpünü Adana toprağından dolduran ağaları gibi bir rüküşlük ikisinde de. Yeni kuşak Şahika elbette resimden, müzikten anlayacak, hatta ‘sanata sponsor olacak’ kıvama gelmiş, Dilber Hala’nın parayla ilişkisiyse Varyemez Amca misali.

Ama Binnur Kaya’nın oynadığı iki Koçarslanlı’dan da maşallah can damlıyor. İkisinde de hoyrat bir şehvet iştahı bol bol var. Bir tür gelişmemişlik gibi sunulan bu teklifsiz cinsellik bir hayli doz düşürerek ‘Canım Ailem’in geçkin kızlarında da kendini hissettiriyor, cilveli bir flörtözlükle. E, haliyle Akdeniz’in bu sıcakkanlı kadınları onca kaskas oyuncu arasında kendini gösteriyor, bunalan vatandaş da etraflarına bir yaz sıcağı rahatlığı salan bu kadınları neşeyle buyur ediyor hanesine, Uğur Yücel’le gül gibi geçinilip gidiliyor.

Sarışın kontenjanından gazeteciliğe başlayıp en mahrem konularda en rahat muhabbetleri açabilen bir Adanalı olarak Ayşe Arman’ın söyleşi kıvamını iki abla her bölümde tutturuyorlar.

O rahatlıktan, genişlikten Oktay Kaynarca’nın Adanalısında da var. Vatandaşın arabasını sorgusuz sualsiz gasp ediyor, önüne gelene hakaret yağdırıyor, silahına davranmakta, tetiği çekmekte tereddüt yaşamıyor, bazı suçluların cezasını bizzat veriyor. Top tüfek yerleştirir gibi özenle hazırladığı dürümü tam ağzına atacakken vazife çağırsa küfrün kralını basıyordur belki ama, vazife aşkı her şeyden üstün geliyor. Gelin görün ki bir kadın başkomiserden emir almayı da kendine yediremiyor.

Fakat anladığımız kadarıyla, Adana ağzının yakınından bile geçemiyor. Olsun. ‘Yeditepe İstanbul’ sonrası adım adım kendini gerçek hayatta da mafyöz ilişkiler ağına canla başla teslim ettiğini gördüğümüz, ‘Kurtlar Vadisi’yle kraldan çok kralcı, dayıdan çok dayı kesilen Oktay Kaynarca, burnu iyi koku alıyor demek ki, şimdi de Adanalılığı, yani bir nevi özdayılığı üzerine bir ceket gibi geçirip meşru şiddetin gayrimeşrusunda cirit atıyor; sert ama tatlı adamlığından prim vermiyor. Adana şivesi belki bu çocuksu ağır abilik hevesi yüzünden fazla kaçıyor.
‘Avrupa Yakası’ bir yana, ‘Canım Ailem’de de, ‘Adanalı’da da komiklik unsuru asla ihmal edilmiyor. Aboo’lar, acılar, kebaplar, biciler, şalgamlar, ‘ben senin...’ler, ‘canım ciğerim’ler gırla giderken bazen potlar kırılıyor, çamlar devriliyor, ama illa kahkahalı bir durum yaratılıyor. Yani gülünesi bir şey Adanalılık bir yandan, ama çekinilesi bir tarafı olduğu da hissettirilmiyor değil.

Adanalılığa dair bütün klişeler bir bir yayılıyor ekrandan, ama bu arada bir değil, birkaç Adanalılık olduğunu da öğreniyoruz. En azından bu dizilerde, zengini arsız ve ihtiraslı, devletine, milletine çalışırken kanundışına meyilli, yoksulcanaysa hakka, adalete saygılı, paylaşımcı, dayanışmacı.

Bir elmanın iki yarısı
Koçarslanlar gibi zengin Adanalılar yok mu? Çok var. Pamuktan, çimentodan, bin türlü kâr kapısından kazandıkları paraları offshore hesaplarda biriktiriyorlar, dolar milyarderleri listelerinde başı çekiyorlar. Koçarslanlardan daha incelikli, daha kibar olanları da herhalde mevcut. İkinci model, Osman Koçarslan’la çeşitli yakınlıklar barındırıyor gibi. Nasıl Dilber Hala İstanbul’a pavyona para yemeye gelen hacıağaları andırıyorsa, bu tip de akla fi tarihinin Adanalı Tayfur’unu getiriyor.

Mafya dizileri revaçtayken de standart model siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli bir Adanalıydı, şimdi emniyetçi dizilerinde de model o. Adım başı hak ihlali yapan Adanalı başkomiserle çocukluk arkadaşı, İstanbul’un en büyük çetesinin lideri aynı elmanın iki yarısı ne de olsa. Dizideki bu mafyöz arkadaş da zaten polise hakaret eden elleri kelepçeli bir vatandaşa kameralar önünde kafa göz daldığı için meslekten atılıyor.

Valla ne yalan söyleyelim, bu ikinci tip Fatih Terim’e de yakışıyor. Çatık kaşından, elinin uzunluğundan korkulan, futbolcusunun üzerinde baskı kuran, maç kazanınca muktedir horozlar gibi gerdan kıvıran, kazanamayınca tekmeyi serbest bırakıp futbolun gayrimeşrusuna cevaz veren bir kişilik Terim. O nasıl bir milli dava adına bir korku imparatorluğu yaratıyorsa, Susurluk’ta, Ergenekon’da adları bol bol geçen dostları da aynı şeyi yapıyorlardı. Bir elmanın iki yarısı.

Adana’yı en güzel temsil edenler Meliha’yla Samim galiba. Mütevazı ama dünyaya açık, aklından kötülük geçmeyen insanlar. Her halleriyle, Adana’nın eskiden temsil ettiklerine daha yakınlar.

Bereketli topraklar üzerinde
Adana bize eskiden ne söylerdi deyince, şöyle bir durmalı. Her şeyden evvel, şarkı söylerdi Adana çünkü. Orhan Gencebay Samsunlu belki ama, arabeski geliştirip standardını oluşturanlar da Adanalılar oldu. Ferdi Tayfur, Kurtuluş, Adana’ya çocukluklarında yerleşen Müslüm Gürses ve Hakkı Bulut ilk akla gelen isimler, ama pavyonda icra edilen müziği bir meşke, bir vecde çeviren sayısız müzisyenin de hakkını yemeyelim.

Türkiye, 80’lerle beraber Akdenizli ilan edilirken, hiçbir itirazımız yok elbette ama Akdenizliyiz diye Yunan müzikleri çalınırken, asıl Akdenizli tarafımızı, Adana’yı ihmal ediyorduk. İstanbul’dan buralara doğru kıro, maganda nidaları yükselirken, Adana’da Doğu Akdeniz’in has müziği geliştiriliyordu, farkına varamıyorduk. Varamıyorduk dediysek, gazetesi, televizyonu görmüyordu, yoksa plajları dolduran vatandaşlar pekâlâ aynı dili konuşuyordu zaten. Türkiye, Akdenizliliğinin ihmal ettiği, hatta hor gördüğü bir tarafına iade-i itibar yapıyor olsa keşke bu Adanalılık furyasıyla.

Ha, iş Batı müziğiyse, beğenin beğenmeyin, rock’u da, son zamanlarda hiphop’u da kendi zevkine uyduran bir yerden bahsediyoruz. Haluk Levent’inden Murat Kekilli’sine, Feridun Düzağaç’ından Grup Merdiven’ine, Anadolu rock’un da, bir tür sentimental popun da merkez üssü Adana. ‘Akdeniz Akşamları’ denince aklınız Antalya’ya filan mı gidiyordu yoksa?

Yeşilçam’ı da ayakta tutan, ucuz filmleri, A, B filan değil, C, D, E ve devamı klasmanları, kovboy olsun, uzay olsun, bilumum avantür filmi bağrına basan da Adana değil miydi? Hangi eski kuşak sinemacıya sorsanız, hemen hafızasından sürü sepet Adana hatırası çıkarabilir. Şimdilik Çetin İnanç’ın hatıratını, ‘Jet Rejisör’ü salık vermekle yetinelim, genlerine işleyen Adanalılığı lümpenlik diye aşağılanmaya çalışılan Yılmaz Güney’e bir parantez açalım.

Kendisi yüz küsur avantürünü asıl filmlerine para toparlamak için çektiğini söyleyedursun, Adanalılar tarihin bu en fantastik devrimcisinin ucuz filmlerini nasıl bir iştiyak ve heyecanla izliyordu, oralardan nasıl bir adalet duygusu devşiriyordu acaba? Türkiye değiştikçe, devrimciliğin esamesi okunmaz oldukça Adanalılığın kabadayılığı da değişti elbette, nasıl Dündar Kılıç yerini Sedat Peker’e bıraktıysa.

Edebiyatta toplumculuğun geçer akçe olduğu zamanlara da damgasını vurmuştu Adana. Üç Kemallerin ikisi, Yaşar ve Orhan Kemal, yine ilk akla gelenler.

Meliha’yla Samim ister istemez buralarda dolaşıyor işte. Adana yoksullarının çocukları olarak bir Akdenizli rahatlığıyla davranıyorlar, Allahına kadar sevip kandırıyorlar, yaşayıp gidiyorlar. Yılmaz Güney deyince Samim’in gözlerinin parlayacağından şüphemiz yok. Dilber Hala şöyle bir hatırlayabilir belki, Şahika’nın duymamış olma ihtimali yüksek. Peki Oktay Kaynarca’nın Adanalısı ne derdi acaba Yılmaz Güney’e? Serde mikro-milliyetçilik var, silaha yatkınlık var, bir saygısızlığını görmezdik herhalde. Ama onun Yılmaz Güney’i de silahta külahta kalırdı ancak.

Adana, çekil aradan...
Başka illerde doğanların aklını uçuran binbir çeşit ağır küfür, oynayıveren sinir, eksik olmayan kavga, üstüne de gırgır şamata, sıcağın getirdiği rehavet ve kestirmecilik, emek sömürüsünün en net görülebildiği yerlerden biri olduğu için kendiliğinden edinilen bir adalet sezgisi, toprağın bereketini sahiplenme mücadelesinin getirdiği bir silahşörlük, çetecilik... Adana kendini bin çeşit veçheyle gösteriyor ama son yıllarda Türkiye’nin Kasımpaşa’sı gibi bir role de indirgeniyor. Demek ki Kasımpaşa da İstanbul’un Adana’sı bir bakıma. Ne de olsa o da eski bir işçi semti, şimdi ona atfettiğimiz bütün değerler de tersane işçilerinin geliştirdiği mahalle kültüründen, artık çok eski zamanlardan kalma.

Zaten çakma Kasımpaşalı nasıl çekilmiyorsa, çakma Adanalı da öyle çekilmiyor, ‘Adanalıyık, Allahın adamıyık’ diye güç gösterisine girişen ancak mide kaldırıyor. Ama yeri geliyor, ‘Adanalı yine yaptı yapacağını’ da diyoruz. Hep işçiye, köylüye çemkirdiğini gördüğünüz Kasımpaşalı hakiki bir güce posta koyunca göğsümüz kabarıyor, sokakları dolduruyoruz, ‘Türk budur’ diye naralar atıyoruz. Anlaşılan, onca itilip kakıldıktan sonra, buna ihtiyacımız da varmış.

Ekrandaki Adanalılar da aslında farklı davranmıyor. Toplumun dili, cesareti kırıldıkça, postayı onlar bizim yerimize koyuyor, onların dili pabuç kadar uzuyor, belki bazılarımızın aklından geçirdiği kahramanlıklara onlar yelteniyor. Belki agresifler, kompleksliler, belki yumuşak başlılar, ama uysal koyun da değiller. Bazen dillerinin ucuna memleketlerinden güzel bir laf geliyor, ama televizyon ekranına yakışmıyor, söyleyemiyorlar.

Gülüyoruz gülmesine, hem şu krizli zamanlarda kalenderlikleri insana iyi geliyor, ama bu uyduruk, şiddet yüklü, vehmedilmiş kabadayılığın taklidi Adana’ya da ‘çekil aradan’ demekten başka bir şey gelmiyor içimizden. Ezilmeye hayır diyen, ama kimi nasıl ezdiğini de gören başka türlü bir Adana olduğunu biliyoruz çünkü.
(Radikal)