+ Konuyu Cevapla
Toplam 16 Sayfadan 1. Sayfa 1 2 3 11 ... SonuncuSonuncu
Toplam 159 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Gülse Birsel'in Yazıları....

  1. #1
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Gülse Birsel'in Yazıları....

    'Gece kuşları', 'sabah insanları'na karşı!

    Gıcık tanıdıklarım var! Her sabah 07.30'da kendi kendilerine uyanıyorlar! Pencereyi açıp, derin nefesler çekiyorlar ciğerlerine! Sabahları neşeyle kalkıp, spor yapıp, şarkı söyleyerek duşlarını alıyorlar. 09.30'da işlerinin başında, performanslarının zirvesindeler! O esnada ben uykumun en tatlı yerinde oluyorum! Genellikle öğleden sonraya kadar önemli görüşmeler yapmamaya, karar almamaya özen gösteriyorum! Akşamüstü kafam çalışmaya başlıyor! Akşam 20.00'den sonra canavar gibi oluyorum, gece yarısına bir iki saat kala zirvedeyim! Çalışabilir, eğlenebilir, fikirler üretebilir, Manş'ı yüzerek geçebilirim! Ben gece kuşuyum! O saatlerde bahsettiğim ahbaplarım, ("Arkadaşlarım,'' demiyorum, zira saatlerimiz uymadığı için samimiyeti ilerletecek fırsat bulamıyoruz!) esnemekten yorgun, yatmadan önce dişlerini fırçalıyor oluyorlar! Onlar sabah insanları! O halde, yeryüzündeki insanları ikiye ayırabiliriz: Çalışkan, düzenli sabah insanları ve doğanın sürprizleriyle dolu ender bulunan gece kuşları! Ne baktınız? Elbette ait olduğum gruba torpil geçeceğim! Sabah insanı neşelidir, disiplinlidir, işini sever. Onlara birçok konuda güvenebilirsiniz! Tatile gittiğinizde, çiçeklerinizi sulamaları için, çocuklarınızı emanet etmek için ve sabah kahvaltısına gitmek için idealdirler! Bu gruptan tanıdıklarınız: Muhtemelen Arnold Schwarzenegger, illa ki şirketinizin muhasebe müdürü ve yüksek ihtimalle Seda Sayan! Gece kuşu ise yaratıcıdır, heyecan vericidir. Yetenek, yüksek zekâ ve mucitlik isteyen işlerde başarılıdır! (Ait olduğum gruba torpil geçeceğimi belirtmiştim!) Atletik faaliyet olarak beyin jimnastiğini tercih eder! Onlara, randevu saatleri konusunda güvenmeyiniz! Biyolojik ritimleri uymayacağından asla çocuklarınızı bırakmayınız! Sabaha kadar sohbete açık olmaları bir başka avantajlarıdır! Bu gruptan tanıdıklarınız: Kesin Einstein, kayıtlara göre Beethoven, bendeniz, bir de hani apartmanda üst katta oturan teyzenin 40 yaşında, hâlâ iş bulamamış, gündüzleri sürekli uyuyan, gözlerinin altı sürekli mor dolaşan oğlu var ya, o! Gece kuşlarını, sabah insanlarından ayıran çizginin, yaşam tarzı ve zorunluluklarla ilgili bir durum olduğu söylenir. Bense yıllardır buna karşı çıkan bir gece kuşuyum!

    MASALLAR UYUTMAYA YETMEZ
    Bebekliğimden beri, bu konuda, aileme çeşitli müşküller yaşatmış olduğumu, beni uyutmak için anlatılan masallar, söylenen şarkılar ve uydurulan oyunlardan biliyorum. Annemin "Akşam uyumayı, sabah uyanmayı bilmiyorsun!" cümlesi, en güzel saptamalardan biridir! Demek ki, benim gece yatmayı, sabah kalkmayı bilmememin, yazar olmakla falan alakası yok! Kısa bir zaman önce, bu savım, bilimsel olarak kanıtlandı! Canlıların saatlerini ayarlayan gen bulundu. Ve gece kuşlarında bu gen, mutasyona uğramış! Yani, bana, Einstein'a, Beethoven'a ve üst katta oturan teyzenin işsiz oğluna "Mutant,'' diyebilirsiniz! Ki belki ona zaten diyordunuz, onu bilmem! İnsan vücudu, günün 24 saat olmasına göre ayarlanmış. Yaşayan organizmaların çoğu, genleri sayesinde, güneşin olduğu saatlerde çalışmaya, yemek yemeye ve uyanık kalmaya meyilli! Işık gidince, vücut dinlenmeye geçiyor. Yeni bir deney; bazı farelerde bu genin mutasyona uğradığı ve vücudun diğer farelerdeki gibi 23.6 saatlik dilimlere göre değil, 27 saatlik bir güne göre çalıştığı yönünde sonuçlar verdi. Geceleri diğerleri uyurken, bunlar hoplayıp zıplıyor, yiyecek arıyor, sabah olduğunda kaşına kaşına uyumaya devam ediyorlar! Başka bir araştırmada ise gece insanlarıyla sabah insanlarının, aynı genin iki ayrı versiyonunu taşıdıkları ortaya çıkmış. Biyolojik saati düzenlediği yeni anlaşılan genin, gece kuşlarında "geç saatler'' ismi verilen, mutasyona uğramış hali bulunuyor! Artık o geni mutasyona uğratanlar, sabaha kadar gözcülük yapan atalarımız mı, yoksa benim gibiler mi bilinmez! Ama tıp dünyası, bu sabahlara kadar oturanları sağlıklı bulmuyor! Araştırmaların amacı, vücut ritimlerini düzene sokabilecek bir ilaç arayışı! Yani tıp, gece kuşlarını zorla sabah insanı yapma peşinde! Bu yazıyı yazdığım saat 02.27 civarında diyorum ki: Bize "Mutant!" diyebilirsiniz, "Geni bozuk!" da diyebilirsiniz! Ama bırakın dağınık kalalım! Gece kuşlarına özgürlük!
    20 Mayıs 2007 Pazar/Sabah.Pazar Eki

  2. #2
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....



    Siyasetin mizahı, mizahın siyaseti!

    Bizim kuşağın mizahçıları olarak siyasetle ilgilenmedik pek. Politikacı taklitleri, iktidar eleştirileri yakın gelmedi bize. Bunun sebebi, sadece siyasetten uzak kalmış veya bırakılmış bir kuşak olmamız değildi elbette. Siyaseti hicvetmenin modası geçmişti sanki. Biz mizah üretip, kitlelere yayacak kadar büyüyünceye kadar 90'lı yıllara gelinmişti. Ve öyle bir döneme girmiştik ki artık dünya bir köy olmuş, yeni iletişim şekilleri, sınırları kaldırmıştı. Tüm dünyadan o kadar çok bilgi ve yenilik akışı vardı ki kahvelerde, arkadaş sohbetlerinde eskisi kadar 'içimize' bakmıyor, sadece siyaset konuşup ülkeyi kurtarmıyorduk. Siyaset, halkın gözünde de eski popülaritesini yitirmişti! Zaten mizahçı için eşsiz bir kaynak olan eski politikacılar, karikatür için paha biçilmez enteresanlıktaki yüzlerini, taklidi yapılmasa olmayacak tavır ve konuşma tarzlarını, Meclis'i bir stand-up alanına çeviren, altı yanmış kadayıf ve pazar filelerini aksesuar olarak kullanan şovlarını alıp siyaset sahnesinden çekilmişlerdi. Yeni politikacılar, mizaha malzeme vermek açısından pek fakir kaldı! Ve yeni kuşak mizahçılar da siyasetle hiç ilgilenmiyor gibi göründü. Hatta bu yüzden bir önceki kuşağın yazar ve çizerleri tarafından topa tutuldular. Onlara göre bu komik gençler "Bir şey söylemiyordu!" Oysa toplumu yöneticilerinden ve yönetim şekillerinden soyutlamak imkânsızdı ve biz de artık siyasetin sonuçlarını hicvediyorduk. Gelir dağılımındaki eşitsizliğin yarattığı sınıf farklarını, büyüyen ama gelişmeyen şehirleri, bu şehirlerin tam göbeğinde veya kıyılarında yaşananları... Göçün yarattığı yeni şehirli tipleri, siyasetin ekonomiyi, kültürü, eğitimi yönetmesiyle ortaya çıkan varoş çocuklarını, uyum sağlamaya çalışan göçmenleri, yuppie'leri, tikileri... Bu karışımın getirdiği müzikleri, sözleri, çekişmeleri... Bu hafta Avrupa Yakası'nın sezon finalini seyredeceksiniz. Dediğim gibi, bizim kuşağın mizahçıları olarak siyaseti birebir hicvetmedik, sonuçlarıyla ilgilendik. Ama bu hafta, eskiden olmuş, hâlâ olan ve hep olacak siyaset biçimleriyle uğraşmak istedim biraz. Herhangi bir parti, lider veya siyasi görüşü eleştirmek, mizah anlayışıma çok uygun değil. Ama siyasette görülen boş vaatleri, ilkesizliği, yolsuzluğu, bazıları tarafından 'yapılış biçimi'ni mutlaka hicvetmeliydik! Özellikle de seçimlere yaklaştığımız ve siyasetin tekrar kahve sohbetlerinde baş köşeye oturduğu şu dönemde! Bu hafta, siyasette yapılan tüm hata ve yanlışlar, Burhan Altıntop'un apartman yöneticisi kimliğinde buluşacak! Kendini kayırma, para ve iktidar için siyaset yapma, vaatler, yolsuzluk, ekonomiyi batırma, bir siyasi görüş ve duruşu bile olmayan Burhan'ın iktidarında yaşanacak! Ama asıl hicvetmek istediğim, Sütçüoğlu apartmanı sakinleri! Yönetilme şekilleriyle ilgilenmeyip, oy vermeye üşendikleri için Burhan'ın iktidarıyla baş başa kalan apartman halkı! Politik görüşünüz, beğendiğiniz parti ne olursa olsun 22 Temmuz'da oy verin. Mizahçılar olarak biz nasıl olsa, üzerinde şaka yapacak başka şeyler buluruz.

  3. #3
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Tuhaf bir doğum günü!

    Hayatımın en tuhaf doğum gününü geçirmekteyim. Bu gazeteyi elinizde tuttuğunuz gün, benim doğum günümden iki gün sonrasına denk gelecek. Ve büyük bir ihtimalle, ben hâlâ bir kutlama yapmamış olacağım. Yanlış anlamayın. Doğum günü, evlilik yıldönümü gibi günlere sinirlenen, inat edip kutlamayan tiplerden değilimdir. Hatta şimdiye kadar 10 kişinin altında doğum günü kutlaması yaptığımı da hatırlamam. Bu sayı, dönem dönem 60-70'e kadar çıkmıştır.



    ***

    Fakat içinde bulunduğum ahval ve şeraiti anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz gün, Avrupa Yakası'nın çekimleri sırasında, oyuncu arkadaşlarım sokaktaki ilgiden bahsediyorlardı. Hepsi, daha üçüncü bölüm yayınlanmasına rağmen sokakta tanındıklarını, seyircinin büyük ilgi gösterdiğini, hatta bazı repliklerin tekrar edildiğini anlattılar. (Bu arada, şu anda rating'ler geldi, yine AB grubunda birinciyiz, sağolunuz!) Kendi kendime şöyle düşündüm:
    "Bana niye sokakta kimse diziyle ilgili bir şey söylemiyor?" Ve acı gerçeği kavradım: Ben dizinin birinci bölümünden beri evden çıkmıyorum! Yani evden sete, setten eve! Restoran, kafe, ev gezmesi, sinema, sokak, alışveriş merkezi, çay bahçesi, muhallebici yok! Tam bir aydır böyle. Geçtiğimiz günlerde, aniden çok sevdiğim bir restoranın, çok sevdiğim bir yemeğini ölesiye istedim! Kalk git ye, değil mi? Restoran Beyoğlu'nda sonuçta. O iki saati kaybetmeyi göze alamadım ve o yemeği tabaklarla falan eve getirttim. Sağolsun restoran yetkilileri tanıdıktı, ve bunu hoş bir lüks olarak algılayıp, anlayış gösterdiler. Halbuki, ne lüksü?!


    ***

    Efendim bugün benim doğum günüm. Ve inanın geçen yılların aksine, bu sabah birileri arayıp kutlamasaydı, onu da unutacaktım. Ne eskiden yaptığım gibi bir parti organizasyonu, pasta modelleri, doğum günü kıyafeti, ne bir heyecan. Unuttum gitti. Kendime bir günlük tatil vermeye karar verdim. Sokaklarda dolaşmak, alışveriş yapmak, bir-iki arkadaş görmek için. Derken acı gerçekle karşılaştım: Gazeteye yazı yollama günü! Ne var ki saat iki olmuştu ve artık çok geçti.

    Bu yazı böyle bir ruh halinde yazılıyor. Gözüm kapıda vallahi! Geçen gün "Burn out syndrome" diye bir hastalık okudum. Yani "yanıp tükenme sendromu"! İşkolik insanlar, kendilerine çok fazla yüklenip yüklenip, bir sınırı geçince de tamamen dağılıp **sansürlü kelime**laşıyor, hiçbir şey yapmak istemiyorlarmış! Bugün de gezip dolaşıp dağıtmazsam, yakındır ha! En büyük korkum da yazla ilgili: Ya o işten başka şey düşünmeyen, plajda bile çalışan, başka bir şey konuşmayan, denizin menizin tadını çıkarmayan, hatta tatilde hastalanan tiplerden olursam? Görüyor musun bak ne hallere düştük? Siz Avrupa Yakası'nı, g.a.g.'ı seyredip, haha hihi gülün yine... Bizim halimizi soran yok!
    __________________

  4. #4
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Eyvah misafir geliyor!

    Bendeki genetik bir durum olabilir. Annem de böyledir. Ne zamanki evimizde kalabalık, yemekli bir davet var, annemin sinirleri bir hafta öncesinden keman yayı gibi gerilmeye başlardı! Çocukken bile o dönemde, özellikle misafirin geleceği akşam, sözgelimi sofra kurulurken, fırındaki yemeklerin son durumu kontrol edilirken, annem makyaj yaparken, etrafta dolaşıp parazit yapmamaya özen gösterirdim! Herhangi bir lüzumsuz soru veya annemin makyajını-Çerkes tavuğununu kırmızı biberli zeytinyağından süsünü- vesaireyi bozmam durumunda, azar ihtimali yüzde ellilere çıkardı çünkü! Annem misafir konusunda mükemmelliyetçiydi. Yüzbin çeşit, hepsi evde pişmiş iddialı ve orijinal yemekler pişecek. Kimse evinde karides güveç yapmıyorsa, ilk o yapacak, kağıtta pastırmayı ilk o başaracak, o zamanlar moda olan Rus salatası hazır alınmayacak... Sofra çeşit çeşit, her yemeğe ayrı çatal bıçak takımları, kristal bardaklar, çiçek miçekle kurulacak. Evde bütün aksesuvarlar gıcır gıcır ve simetrik olacak, her yer parfüm kokacak ve annem, sanki bütün bunları başka biri hazırlamış, kendisi ilk defa görüyormuşçasına, bakım ve şıklıktan patlayacak! Üstelik bu kadar hazırlığa rağmen, misafirden bir saat önce giyinip, hazır ve nazır, oturup beklerlerdi salonda. En delirdiğim de buydu! Ayol birşey iç, ufaktan atıştır, ne bileyim. Cumhurbaşkanı mı geliyor? Bu ne resmiyet? Çerezliklerdeki şamfıstık-fındık dengesi bozulmasın diye mi, annemin kırmızı ruju çıkmasın diye mi ne, öyle kalıp gibi otururlardı! Misafir gerçekten çok iyi vakit geçirip gittikten sonra, ertesi gün, annemin migreni başlardı! Büyük gerginliklerin sonunda, vücudun rahatladığı, sinirlerin gevşediği dönemlerde olurmuş böyle! Düşünün artık. Üstelik her hafta da birileri gelirdi bize! Hayır bu bahsettiğim aile, hala aynıdır. Tek fark, annemin yıllar önce akupunktur tedavisiyle migrenden kurtulmuş olması, o kadar! Bende de benzer bir titizlik başgösterdi evlendikten sonra. Oysa bekarken, annemler ne zaman tatile gitse, her genç gibi, arkadaşları bir saat içinde eve toplayıp, zaman zaman 90 kişiyi bulan 'ani partiler' organize ederdik. Tek başıma yaşadığım öğrenci evlerimde de gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Amerika'daki 25 metrekarelik stüdyo dairemde, 30 kişi ağırladığımı bilirim. Hem de Türk yemeği temalı! Üstelik sıfır stresle. Fakat ne zaman ki evlilik, daha ağır misafirler başladı; yani iş 'parti'den çıkıp 'davet'e döndü, ben annem oldum! Hayır, ev kadını da değilim ki, onun gibi sabahtan hazırlanmaya başlayayım. Beşte eve gidersem ne ala. O zaman da kalabalık yemek davetlerinde, zamanında dört dergiyi aynı anda çevirip, köşe yazısı yazıp, gag'da ukalalık edip, iki de pantolon diken ben, bir organizasyon felaketi haline geliyorum! Yemekli misafirin değişmez kuralları:
    - Muhakkak son anda sofrayla ilgili bir problem çıkar. (Aman Allahım örtüde leke var veya şarap bardaklarının biri kırıldı veya "Eee, bizim çorba kasemiz altı tane?")
    - Muhakkak bir misafir evde olmayan birşey ister! (Vişne suyu, ketçap, cin-tonik...)
    - Muhakkak teknik bir aksaklık çıkar, çünkü burası Türkiye'dir. (Fırın bozulur, elektrik kesilir, müzik sistemi çöker, aspiratör durur...)
    - Muhakkak zamanlamayla ilgili bir problem yaşanır. (Çerezler erken biter, şişman bir erkek misafir "Yahu acıktık" der ancak siz bir saat sonra yemeğe oturmayı planlamışsınızdır! Veya zayıf bir hanım "Ay daha acıkmadık şekerim, sohbet tatlı" der ve rosto fırında kurur!)
    - Muhakkak bütün misafirler bekleyip bekleyip aynı anda damlarlar ve siz kimin çiçeğini vazoya koyayım, kimin paltosunu asayım, kime içki vereyim derken, üstünkörü 'hoşgeldinler' yaparsınız ya da koşturmaktan tıknefes olursunuz. Hanımlar, kendinizi bana daha yakın hissetmiyor musunuz?! Beni takip edin. Yarın ev sahibesinin sorumluluk ve zorunlulukları konusunu inceleyeceğiz beraber!

  5. #5
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    'Altın Eşek' almışım, haberim yok!

    Hava sıcak, ev yeni yeni yerleşiyor, yazılar birikmiş, bugün filme başlıyorum, iki haftadır saçımı kestirecek vakit bulamıyorum... Bittim ben, bittim. Beş dakikada bir telefonum çalıyor: "Ben bilmemkim, falanca filanca derneğinden arıyorum, bizim haftaya İzmir'de şudur budur konulu bir toplantımız var, sizin de orada bir konuşma..." "Üzülerek kesiyorum" diye cevap veriyorum ve yukarıda yazdığım ilk cümleyi söylüyorum. Tam parmaklarım klavyenin tuşlarına dokunuyor, tekrar telefon. "Ben bilmemkim, falanca kanalın fişmanca programına, muhakkak sizi konuk istiyoruz, hayır cevabını kabul etmiyoruz"! Haydaa! "Valla siz kabul etmeyebilirsiniz ama ben hayır diyeceğim çünkü..." ve tekrar ilk cümleyi söylüyorum. O arada boyacı "Başka rötüşlanacak yer var mı?" diye soruyor. Elektrikçiler yan odada matkapla vuaaaaaaaav diye sesler çıkartarak çalışıyorlar. Programa çağıran kadın, tam iki kelime yazmışken on dakika sonra bir daha arıyor. "Ama biz sizi çok istiyoruz, yaparsınız, yaparsınız!" demek için. Sinirden gülüyorum. Ben gülünce, o, gelmeye karar verdiğimi, beni ikna etmiş olduğunu sanıyor! Saçlarım enseme yapışmış, beynimde matkap çalışıyor! Hayat bazen böyle, şikayet edecek bir şey yok. Sorumluluk aldıysan yerine
    getireceksin. Ama bazen de işin zevkli taraflarını kaçırıyorum. Profesyonel medya takibi yaptırmıyorum. Kitabın çıktığı dönemler yayınevim Epsilon üstleniyor bu işi. Bazen, ayda bir mesela, internette, google'a ismimi yazıp arama yapıyorum ki, son bir ayda basında hakkımda çıkmış, benim kaçırdığım birşeyler var mı diye. Dün geceyarısı baktım ki, ismim, birkaç yerde Nasreddin Hoca Şenliği'nde geçiyor. Yahu ben 10 Temmuz'da, Avrupa Yakası'yla bu yılın Altın Eşek Mizah Ödülü'nü almışım, haberim yok! Hani her yıl bir ünlü Nasreddin Hoca'yı oynayarak göle maya çalar, o şenlik... 45 yıldır devam ediyor. Öyle yüz yirmi kişiye dağıtılan ödüllerden de değil yani. Bu yılki ödüllerin biri Halit Akçatepe'ye verilmiş, biri bana! Onur ödülü de yıllardır şenlikte Hoca'yı oynayan Erol Günaydın'a. Kadir Çöpdemir de bu yılki Nasreddin Hoca'ymış. Cumhurbaşkanı şenlikle ilgili bir mesaj bile yayınlamış. E bilseydim gider alırdım. Tüh ki tüh. Ödüle layık görenlere teşekkürler. İngilizler "Arada yolda durup çiçekleri koklamak lazım" derler, hayatın keyif veren yanlarını koşuştururken kaçırmamak gerek, manasında. Bodrum'daki çiçek koklama molam bitti, yine işbaşındayız. Koşturalım bakalım. Ya tutarsa?

  6. #6
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Bu Nişantaşı beni bitirecek!

    İnsan mahallesinde, ayağında şıpıdıklarıyla, makyajsız, dağınık saçlı dolaşmak ister değil mi?
    Kapısının önünden eşofmanla arabasına binmek ister, haksız mıyım? Bakkala yürürken hırpani giyinmek bir zevktir hatta. Ayrıca, örneğin, kuaföre giderken saçların bakımlı ve fönlü olma ihtimali nedir? Nişantaşı'na taşındım, halt ettim sevgili okuyucular. Medeniymiş, şıkmış, her yere yakınmış, yürüyüşe uygunmuş, beni ilgilendirmez. Ben hiç memnun değilim, şikayetçiyim! Birçok insanın sandığının aksine, hiç 'artiz' bir hayatım yok, malumunuz. Neredeyse tanıdığım herkesten daha çok çalışıyorum ve kesinlikle tanıdığım bütün kadınlardan daha az kendime bakabiliyorum. Bazaar kızları var mesela, eski ekibim. Ayda bir cilt bakımına gitmezlerse fenalık geçiriyorlar. Ben en son Etiler'de bir yere gitmiştim yanılmıyorsam. Etiler, dutluk değildi ama şu anda Maya Residence ve içindeki havuz/spor salonu kompleksinin bulunduğu yer dutluktu! O kadar olmuş. Haftada iki üç kere kuaföre giden var. Ben iki üç ayda bir gidiyorum, kestirip röfle yaptırmaya... Başka da bir bakımım yok zaten. Geri kalan her şeyi kendim hallediyorum ki, vakitten kazanayım.

    NEFİS BİR YAŞAMIM VARDI...
    Nişantaşı'na taşınana kadar da bir derdim yoktu doğrusu. Ortaköy'ün aktarı, bakkalı, çakkalı, oldukça hayattan kopuk olup, beni 'Turuncu apartmanda oturan uzun kadın' olarak tanıdığı için nefis bir yaşamım vardı. İstersen zencefil almaya pijamayla git. Ne olacak ki? Bizim evin yanından girip aşağı yürüyünce, dükkanların bulunduğu, Ortaköy'ün içmahalleleri. E orada zaten hanımlar evlerin önüne kanepeler atmışlar, tüpgazın üzerinde demlik, sabahlıklarıyla çay içiyorlar! Fakat şimdi durum öyle değil. Şunu gözünüzün önüne getirin: Mahallenizi bütün resmi ve gayri resmi tanıdıklar işgal etmiş, hepsi en şık kıyafetleri ve bayramlık tavırlarıyla bir köşede sizin geçmenizi bekliyor! Kimisi sokaktaki kafelere, lokantalara yerleşmiş sizin geçeceğiniz yolu seyrediyor. Sokaktaki kalabalıkta üç kişiden biri ünlü, yol ağızlarında da paparazziler bekliyor. Ha, bir de, bu arada, siz ünlüsünüz! O mahallenin tadı kalır mı? İnsan makarna almaya gittiği 'mahalle bakkalında' ünlü modacılara rastlar mı? Hem de üzerinde penye elbisesi ve parmakarası terlikleri olmak üzere!

    KAPININ ÖNÜNDE SOSYETİKLER...
    Allah bu Nişantaşı denen yeri ne yapsın! "Şurada iki lokma bir şey yiyeyim" diye girdiğin kafenin bahçesinde magazin muhabirleri bekliyor! Mahalle kuaförüne bir fön çektirmek için giderken, en gariban halinle mecburen İstanbul'un en şık mağazasının içinden geçiyorsun. Ben haftada altı gün çalışan, yazar bir kadınım. Haftanın iki günü çekim yapıp diğer günler bakım yaptıran havalı bir oyuncu değilim ki. Nasıl çıkacağım sokağa şimdi? Evden çıktım, kapının önünden arabaya bineceğim, kaldırımdan ünlüler, sosyetikler geçiyor. Haydi bakalım buyur! Yabancı ünlüler gibi kocaman güneş gözlüğü taktiğini mi uygulayacağız ne? O da olmuyor ki. Allah bir burun vermiş, kimsede yok! Üzerine, bir de başkasıyla karışmasın diye bir ben kondurmuş. Geçen gün kasket ve kocaman güneş gözlüğü takıp Beyoğlu'na gittim. Tanınmayayım diye değil tabii ki, moda amaçlı. Ve fakat o gün anlaşıldı ki, o burunu görür görmez "Aaa Gülse Birsel" durumu oluyor. Gerisine bakmıyorlar bile! Demek ki ya halkım, arkadaşlarım, ayrıca sanat ve sosyete dünyası benim bakımsız halimle barışacak ya da ben gardırop, cilt bakımı gibi konularla, moda dergisi çıkarttığım yıllardaki kadar yakından ilgileneceğim...

  7. #7
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Spor, sanat için midir, halk için mi?!

    Köşemi dikkatle takip eden okuyucularım, dün, 'Hırsız Var' filminin senaryosunda, son anda fark ettiğim bir havuz sahnesi olduğunu okumuşlardır. Ancak şunu bilmemektedirler: Bu havuz sahnesi, yine benim sonradan fark ettiğim bir detay içermektedir. Efendim, sahne gece saatlerinde geçmektedir! Film çeviriyor olmanın güzel tarafı: Şöhret, keyif, hava, civa... Film çeviriyor olmanın berbat tarafları: Şöyle başlayabilirim mesela, setin ya sabah altıda başlaması ya sabah altıda bitmesi! Bunun bir ortası yok mu? Yok! Şöyle devam edebilirim; sabaha karşı üçte, dışarıda keskin bir rüzgar eşliğinde son yılların en soğuk ağustos ayı yaşanırken, bölgenin en soğuk tepesinde, buz gibi bir havuzda, suyun içinde dalgalanan bir gece elbisesiyle kadraj yapılmasını beklemek! Hepinizin bildiği gibi, bir spor aşığı sayılmam! Çoğunuzun bildiği gibi, havuza tramplenden atlamak, ters takla atmak, dipten gitmek gibi hokkabazlıkları sevmem! Ayrıca temmuz ortası, öğle sıcağında, Antalya'da bile denizehavuza, alıştıra alıştıra girerim ki, üşümeyeyim!

    GİR HAVUZA ÇEKİYORUZ!
    Dün okuduğunuz gibi, 'Hırsız Var' filminde, havuza atlamam gerektiğini son günlerde öğrendim. Filmlerin bir başka özelliği: İlk görüşmelerin, ön hazırlıkların son derece profesyonel gitmesi. O hazırlık aşamasında, genel tavırdan aldığınız intiba, hayal ettiğiniz set ortamı şu: O sahnede havuz ısıtılacak, ortam 35 derece olacak, sizi kurutmak ve giydirmek için 5 kişilik bir ekip bekleyecek, odanızın banyosunda köpük dolu küvet ve masöz hazır tutulacak. Hatta havuza girerken, daha önce bilmediğiniz 'filmlerde havuza atlayanların üşümemesini sağlayan özel hap ve kremler'den verilecek size! Öyle olmuyor! Hatta, anladığım kadarıyla dünyada da öyle olmuyor. Neden bilmiyorum. 'Filmde oynadıysan, kocaman perdede kendini seyredeceksen, bedelini ödeyeceksin!' gibi bir mantık olabilir! Hayır, geçmişte çeşitli havuz başı parti ve düğünlerinde 'altı okka' olayını yaşamadık değil. Ancak genellikle 30 derecenin üzerinde, bunaltıcı geceler olurdu bunlar. Havuz sahnesinin çekileceği gece gibi 15 derece değil! Aslında soğuk da önemli değil. Beni hayati tehlike yordu!

    ELBİSE KURU 20 ISLAK 40 KİLO
    Üzerimdeki gece elbisesi, Dilek Hanif sağolsun, harika bir şey. Ve fakat, uzun kuyruklu, baştan aşağı boncuk işlemeli ve 20 kilo çekiyor! Bir de ıslat o elbiseyi, oldu mu 40 kilo! Kuyruk da suyun içinde dolansın bacaklara! Sonra sıkıysa kollarınla çırpına çırpına kafanı suyun dışında tut. Ha tabii, bu arada bi de rol yap! Ayaklarıma taş bağlayıp suya atın aynı şey! Sanat için falan tamam da, bu da can! Üç defa, kuruyup kuruyup havuza girdik. 15-20'şer dakikadan hesap et. Sanki her defasında su daha çok soğuyordu! Havuzun kenarındaki figürasyonun bakışlarından anlıyorum ki, görüntüm çok acıklı! Uzun lafın kısası, Gülse Gülse olalı, böyle eziyet görmedi! Koşucuların ayaklarında ağırlıkla antrenman yapması gibi üzerimde 40 kiloyla, soğukta dakikalarca yüzdüm, aynı anda rol yaptım! Ne var ki, her tecrübe, insan için bir ilham kaynağı. Önümüzdeki yıllarda önce Marmara Denizi'ni, sonra Manş'ı geçmek istiyorum. Hatta bu esnada bir tirad da attırabilirim. Sanat-spor köprüsünü böylece kurmuş oluyorum. Hiç benden bekler miydiniz?

  8. #8
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Nişantaşı'nın dilencisi bir başka!

    Özellikle varlıklı insanların yaşadığı mahallelerin vazgeçilmezi olmaya başladı; "Abla bana yemek alsana", "Abla bir resim alsana n'olur" diye otomatiğe bağlamış yalvaran çocuklar. Aslında 'vazgeçilmez' falan değiller de, önüne geçilemiyor herhalde... Şöyle acı bir gerçek var ki... İstanbul'da dilencilik yapan veya kağıt mendil, kartpostal, karınca duası, ciklet vesaire satarmış gibi görünüp aslında yakanıza yapışıp yalvararak, peşinizden yürüyerek yine çaktırmadan bir nevi dilencilik yapan çocuklar, gayet 'organize'! Çoğunlukla Doğulu çocuklar, İstanbul'a getirilip kış mevsimi boyunca bu işlerde 'çalıştırılıyorlar' ve ailelerine düzenli olarak para gönderiliyor. Hatta çocukları dilenme bölgelerine sabah bırakıp, oralardan akşam alan servisleri bile var! Yaz gelip İstanbul boşalınca da çocuklar memleketlerine tatile yollanıyorlar! Dilenme, mevsimlik iş haline dönüşmüş durumda. Bu, işin acıklı bölümü...

    JAMBONLU SANDVİÇ!
    Bir de bu ufaklıkların kendi zeka ve kişiliklerinden ortaya çıkan "Nişantaşı usulü dilenme tarzları" var ki; çoğu zaman rahatsız etse de, bazen dayanamayıp sokak ortasında gülme krizi geçiriyorsunuz! Geçtiğimiz gün Nişantaşı'nda kısa bir yürüyüşte bendenize olduğu gibi... Artık Abdi İpekçi Caddesi'nin bütün dilenci çocuklarıyla tanışıyoruz. İki tane oğlan kaldırıma oturmuş. Biri resim satıyor, biri ciklet. Biri arkamdan bağırıyor: - Abla bir öğle yemeği al be! - Almam! - Abla Şütte'den bir jambonlu sandviç al be, n'olur?! Şütte'den jambonlu sandviç mi? "Abla simit al", "Abla ekmek al", Nişantaşı'nda bu kalıba dönüşmüş durumda. Jambonlu sandviçten aşağısı kurtarmıyor, hatta şarküteri markası da veriliyor! "Gel sana büfeden bir kaşarlı tost alayım" desen, belki kla* yöntemleri olan 'sokağa rezil etme' tonunda 'cimri' diye bağıracaklar! Neyse ki resim satan çocuk, buraların eskisi de beni tanıyor. "Almaz o almaz, eskiden alırdı" diye açıklıyor ötekine! 'Organize İşler' vaziyetlerini öğrenene kadar alırdım hakikaten, artık vazgeçtim... Bir tane eli maşalı küçük kız var! Genellikle Motus Spor Salonu'nun önünde takılıyor! Bir kere her geçişte ondan bir fırçamı yiyorum! - Abla bir yemek parası versene! - Vermeyeceğim. - Ya veer! - Vermeyeceğim çocuğum! - Ama geçen sefer söz vermiştin! Bu yeni numaraları! "Ama söz vermiştin" her çocuğun karşı konulmaz ikna tekniğidir, bilirsiniz... Bu veletler de bu gerçeği keşfetmiş, "Hayır" dediğiniz anda arkanızdan bağırıyorlar "Canın sağolsun, bir dahaki sefere ha?" Geçiştirmek için kurtulma sevinciyle "Oldu oldu" falan derseniz, bir daha aynı mahalleden geçmemeye özen gösterin! Yoksa yakalayıp "Ama söz vermiştiiiin"i patlatıyorlar! Eli maşalıyla muhabbetimize devam ediyorum. Bu arada, ben önde, o kah paltomun eteğini çekiştirerek arkamda, bir ikili gibi yürüyoruz! Çok uzaktan bakan biri, çocuğumla yürüyüş yapıyorum sanabilir! - Ama söz vermiştin! - Vermemiştim! - Yalancı! - Bağırma çocuğum! - Yalancısın sen! Aldattın beni! - Dramatikleşme, para vermeyeceğim! - Yalancı! Artistsin sen artist! - Artistim tabii, ne zannetin! Bu da benim taktiğim! "Artistim, evet" deyince susuyorlar!

    ASLA PES ETMİYOR
    Bazıları tanıdığı için 'artist'i artık bir küfür olarak kullanamayacağını anlıyor. Kimisi de herhalde "Bu yüzsüzlükle ben bile baş edemem" diye düşünüyor! Fakat benim eli maşalı pes etmiyor. Bütün caddenin duyabileceği tonda bağırıyor: "Hiç televizyonda göründüğün gibi değilmişsin, yalancısın sen, çocukları aldattın, ahlaksız, ünlü oldun böyle oldun"! Ünlü olmadan önceki halimi yakinen tanırmış gibi! Aslında bir trajedi yaşanıyor da, benim algıda seçiciliğim işin komedi tarafını çekip çıkarıyor. İşin komedi olmayan yanlarıyla ilgilenmesi gerekenler ne yapıyor, onu bilmiyorum...

  9. #9
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Şu çılgın Türkler'in istilası!

    Ağustos ortasından beri yarım gün dahi tatil yapmamış biri olarak, bayram tatilinde, dünyanın mümkün olan en uzak ve ıssız köşesine gitmeyi kafama koymuştum! Mümkünse bir ada olsun. Mümkünse cep telefonları çalışmasın. Mümkünse iklimi, dili, börtü böceği bambaşka olsun. Mümkünse vatandaşlarımın çok rağbet ettiği bir bölge olmasın. "Ayyy Türkler geldeee, iğraaaaanç" zihniyetli, esasen başka bir ülkede yaşamalarını tavsiye edeceğim züppelerden değilim, yanlış anlaşılmasın. Ama bu sefer hakikaten 'unutmak' istedim. Gerçek hayatı, İstanbul'u, işi, gücü, diziyi, bütün sorumlulukları... Hani kimseyle 'Avrupa Yakası' sohbeti yapmayayım ki, tekrar bölümlerin reytinginin ne olduğu, tatilde bir bölüm yazmak zorunda olduğum gerçeği ve sadece bir hafta sonra aynı tempoya dönecek olmam, aklımdan siliniversin. Araştırıp soruşturup Seyşel Adaları'na gittik! Afrika'nın güneydoğusunda yüzü aşkın adadan oluşan bir devlet. Bali, Phuket gibi Türkler'in sevdiği, 'moda' bir yer değil. Tropikal iklim, deniz, güneş. Kalmak için, adanın en ıssız koylarından birini seçtik! Yağmur ormanının ortasında uyuyoruz. Rengarenk kertenkeleler, meyve yarasaları, envai çeşit kuşlar, armadillo benzeri ufak tüylü kemirgenlerle iç içeyiz! Ufukta ne bir dükkan var, ne bir restoran. Silme hindistan cevizi ağacı, kum, deniz... Onbeş dakika uzaklıkta, dağın başında, bir el sanatları köyü varmış. Köy dedikleri de; bir bahçe içinde sekiz on baraka. Hint, Afrika ve Avrupa asıllı Seyşelliler, bu barakaların içinde resim yapıyor, boncuk diziyor falan. Etraftaki toplam müşteri sayısı beş! Ben, zarif eşim, bir Rus çift, bir de barakalardan birinin merdivenine oturmuş, merakla bize bakan, esmer, İspanyol tipli, 50-55 yaşlarında bir hanım. "Herhalde, buranın yerlisi" diyoruz. Ama barakaya yaklaştıkça hanım benim gözlerimin içine içine bakıyor. Beş metre kala 'yerli hanım' yerinden kalkıp çığlık atıyor: - "Gülse Birseeel!" - ... E... efendim? - Ay ben de dün gece rüyamda Aliye'yi gördüydüm! Kızıma dedim ki, herhalde burada Aliye'ye rastlayacağız. Demek size rastlayacakmışız! - Ya... Allah Allah... - Sizi bir kere öpeceğim! Ve biz, ülkesinden millerce uzaklıkta, ekvatorun güneyinde, dördürcü paralelde, iki çılgın Türk olarak, sarılıp helalleşiyoruz! Başka bir anlamda 'yerli' olduğu ortaya çıkan hanım, kızını çağırıyor beni göstermek için! Onunla da öpüşüyoruz. Türkiye'den tatile gelmişler, havanın neminden şikayet ediyorlar, satın alacak bir şey olmadığını konuşuyoruz, mevzu dizilerden açılıyor elbette, falan filan! Akşamüzeri hâlâ bu ilginç tesadüfü konuşarak, toplam 47 odası olan otele dönüyoruz ki, personel bizi güleç karşılıyor: "Hoşgeldiniz Mrs. ve Mr. Birsel, size güzel bir haberimiz var, bu gece 20 kişilik bir Türk grubu geliyor"! Çılgın Türkler bayramda dünyayı sessiz sedasız istila ettiler. Tropikal adalar da dahil!
    __________________

  10. #10
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Gülse Birsel'in Yazıları....


    Rekor kırdın da bana mı kırdın?

    Bu hafta seyrettiğiniz Avrupa Yakası bölümü, esasen Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye aday bir bölümdür! Montajlanınca 90 dakika çıkmış, 10 dakikası montajda kesilerek atılmış, dünyanın muhtemelen ilk sitcom'udur! Malumunuz Amerikan ve İngiliz sitcom'ları aşağı yukarı 25 dakika sürer! Sanırım ben de 90 dakikalık bir sitcom'u üç günde yazan ilk senarist olarak Guinness Rekorlar Kitabı'nda bir bölüm teşkil edebilirim. Bu alanda kimlerin ne çalışmalarda bulunduğunu bildiğim falan yok, işkembeden sallıyorum! Tek bildiğim Çocuklar Duymasın'ın dünyada en çok defa tekrarı yayınlanan dizi, Olacak O Kadar'ın da en uzun devam eden eğlence programı gibi bir rekor için başvuru yapmış olduğu ya da yapmaya niyetlendiği. Guinness'e girmek birçok insan için çok önemli. Ben o insanlardan değilim, başvuru maşvuru yapacağım yok elbette. Muhabbet olsun diye anlatıyoruz! Aslında Olacak O Kadar'ın da, 'Çocuklar Duymasın'ın da iddiası gayet mantıklı. Sonuçta işlerin ne kadar popüler olduğunu gösteren rekorlardır onaylanırsa. Benim kafayı taktığım, illa Guinnes'e gireceğiz diye abuklukta sınır tanımayanlar! Geçen hafta İskoçya'da bir araya gelen 134 oryantal dansöz, hep birlikte göbek atarak yeni bir dünya rekoru kırmış örneğin! Allah müstahakkınızı versin! Bu işin başını çeken oryantali çok merak ediyorum. Muhtemelen uzun saçlı, seksi, yuvarlak hatlı bir oryantalsin. "Gideyim Mısır'a yeni figürler öğreneyim", veya "okul açayım", efendime söyleyeyim "Para kazanıp yaşlanmadan birikimimi yapayım" gibi daha akla yakın bir isteğin, hayalin yok! Onun yerine kafayı rekor kırmaya takmışsın! - Ferahnaz, ben Şahsende! Kızım süper bir şey geldi aklıma! Sen ben, birkaç arkadaş daha alalım, göbek atıp rekor kıralım! - Vallahi olur, Hindistan'dan Sarafpur'la, Dina'yı da alırız, hatta Lübnan'dan Dilrushah da gelir! - Kaç etti? Beş kişi. Güzel. O zaman haftaya gidelim İskoçya'ya, ölümüne kıvıralım! - Aaa nefismiş. Bu kadar kolay mı yahu rekor kırmak? - Yok, 129 kişi daha lazım! Şahsende, ya da ismi her neyse, rekor meraklısı, girişimci oryantalin torunları, ninelerinin Guinnes'de olmasından gurur duyacaklar mı bilmiyorum. Şirin bir aile hikayesi olabilir, "Ninemiz eksantrik kadındı" diyebilirler. Zaten Şahsende'nin de eğlendiği, başka meslektaşlarıyla tanıştığı, İskoçya'daki şatoları gezip gördüğü yanına kar kalmıştır! Gelecek nesillere aynı gurur ve neşeyle aktarılmayacak rekorlar da mevcut ama Guinnes'de! "Alman çevreci, bir gün içinde 1340 ağaç dikti! "! Alkışlar... "Kanada'lı koşucu, 100 metreyi en kısa sürede koştu"! Alkışlar... "Sizin şişko dedeniz, beş dakika içinde 78 hamburger yedi!" Sessizlik! Son günlerde İstanbul'da kırılması planlanan bir rekordan bahsediliyor. Maslak'ı ve bilahare şehrin işleyişini allak bullak edeceği öngörülen bir gökdelen! O kadar yüksek, o kadar yüksek ki, rekor yani! Genellikle rekorun "rekorsal" içeriği, yani sayılar, yükseklikler, uzunluklar, rekorun hizmet ettiği amacı gölgede bırakıyor Guinnes'de görüldüğü üzre. Yani ağaç diken kahramanla hamburgeri lüpleten şişko arasında, kitapta edindiği yer açısından bir fark yok! Aynı mantıkla "İstanbul'un en yüksek gökdeleni"nin şehre ne getireceği, ne *üreceği bu kadar çok konuşulmasına rağmen, meçhul! Ağaç diken çevreci adam gibi "topluma faideli" bir durum olacağını iddia edenler de var, yapılıp işlemeye başlayınca, şehri, 78 hamburger yiyen adamın rekoru kırdıktan hemen sonraki haline benzeteceğini söyleyenler de! Kendi hesabıma şunu söyleyebilirim: Eğer bir merkezden alışveriş yapacak, orada ofis tutacak, ev alacak, o binadaki restorana gideceksem, o binanın dünyanın bilmemkaçıncı gökdeleni olması beni hiiiç ilgilendirmez! Ama o semtte trafik felaketse, binanın etrafına kalabalıktan yaklaşılamıyorsa, yollar felçse, o bölgedeki elektrik, su, kanalizasyon sistemi ikide bir çöküyorsa, asla uğramam! Ha, bir de tabii, hafif entellik dantellik olduğu için, şehrin güzelliğini bozması sinirime dokunabilir! Aynı belediyeye, hatta partiye asla oy vermemem için sebep teşkil edebilir. Bakın rekortmen oryantallerden girdim, nerelerden çıktım! İşte böyle aniden, güldürürken güldürürken düşündürüveren de bir yazarım!
    __

+ Konuyu Cevapla

Benzer Konular

  1. Gülse Birsel'den Müjde
    Konuyu Açan: haberler, Forum: Avrupa Yakası Dizisi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-08-2009, 06:16 PM
  2. Gülse birsel'den açiklama
    Konuyu Açan: handan, Forum: Magazin Haberleri.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 02-25-2009, 10:13 AM
  3. Gülse
    Konuyu Açan: şiirler, Forum: Şiirler Karışık.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01-08-2009, 11:50 AM
  4. Gülse buzdolabi gibi mi?
    Konuyu Açan: handan, Forum: Magazin Haberleri.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 10-11-2008, 11:50 AM
  5. Gülse Birsel
    Konuyu Açan: banu, Forum: Avrupa Yakası Dizisi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01-10-2007, 04:20 PM

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.