+ Konuyu Cevapla
Toplam 8 sonuçtan 1 ile 8 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

  1. #1
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    Kadınları kazanamazsanız hiçbir şey kazanamazsınız



    Son dönemde "Avrupa Yakası"nın çapkın Bülent Bey'i olarak izleyinin gönlünü fetheden Rutkay Aziz, gerçekte sanıldığı kadar çapkın olmadığını söyledi. "Her erkek kadar çapkınım" diyen usta oyuncu, kadınlara dair de ilginç bir açıklama yaptı: “Bir kadının dünyasını yıkarsanız, kepenklerini hemen kapatır. Eğer kadınları kazanamazsanız, hayatta hiçbir şey kazanamazsınız!"

    Sinema, tiyatro ve ekranların usta oyuncusu, etkileyici sesi Rutkay Aziz, son dönemde "Avrupa Yakası"nın çapkın Bülent Bey’i olarak izleyicinin gönlünü fethediyor. Çapkın erkek rollerinde görmeye alışık olduğumuz Aziz, sanat kariyerine ve özel hayatına ilişkin tüm soruları, Seninle dergisinin ocak sayısında yanıtladı.

    Şimdilerde "Avrupa Yakası"ndaki, eşine sürekli "kalem müdürü" diye hitap eden çapkın Bülent Bey olarak tanınıyor olsa da; Rutkay Aziz kimimiz için hálá "Yer Demir Gök Bakır"ın Taşbaş’ı, "Piano Piano Bacaksız"ın Kerim’i... Ya da hep hatıralarda kalacak televizyon dizisi "Geçmiş Bahar Mimozaları"ndaki o eski zamanların, unutulmuş duyguların, incelikli aşkların kahramanı... Yahut Cumhuriyet filmindeki Mustafa Kemal... Bir de "Memleketimden İnsan Manzaraları"nda Nazım Hikmet’in o güzelim dizelerini okurken dinlediyseniz onu, artık Rutkay Aziz sizin için bambaşka biri olmuştur.


    Felsefe hocası

    Rutkay Aziz, İstanbullu. İlk gençliği Şişli’de sonra Bakırköy’de geçmiş. Tiyatroya düşkün bir ailede yetişmiş. Ne yapar eder her pazar mutlaka tiyatroya giderlermiş ailece... Ama o zamanlar henüz tiyatrocu olmak gibi bir düşü yokmuş. İlgisini çeken tek şey, siyasetmiş o yıllarda. Ta ki lisedeki felsefe öğretmeni kanına girene kadar:
    "Bakırköy Lisesi’ndeki felsefe hocam benim kaderimi değiştirdi diyebilirim. Bana yeni bir sayfa açtı. O sayfa da tiyatro oldu. Tiyatroya büyük bir tutkusu vardı ve beni de bir oyunda oynatmak istedi. ’Seni felsefeden, psikolojiden ve sosyolojiden sınıfta bırakırım’ dedi. Ben de ’Neyse verin de oynayayım hocam’ dedim."
    "Göç" adlı bir oyunda büyükbabayı oynamış Rutkay Aziz. "Sadece ’Tüh Allah kahretsin’ dediğim bir roldü..." Ama o kadarla kalmamış. Başrol oyuncusu vazgeçince, o rol Rutkay Aziz’e kalmış. Derken oyun liseler arası tiyatro yarışmasında ödül almış. "O anlamda felsefe hocamı her zaman sevgiyle anarım" diyor.


    Ankara Sanat Tiyatrosu

    Muhsin Ertuğrul’la, Beklan ve Ayla Algan’la tanışmak hayatını değiştirmiş, Arthur Miller’ın "Satıcının Ölümü" adlı oyunundaki rolüyle aldığı ödül artık Rutkay Aziz’i tamamen tiyatroya bağlamış: "Tiyatro tutkusu giderek hayata daha bir demokrat, daha bir özgürlükçü, daha bir barışçıl bakmamı sağladı" diyerek vurguluyor tiyatronun yaşamındaki önemini...
    Bu arada 1971 Eylül ayında AST’a (Ankara Sanat Tiyatrosu) geçmiş. AST’ın onun hayatındaki yeri tartışmasız çok büyük: "AST devrimci ve ilerici bir tiyatroydu ve ben orada siyasetimi de yaptım. O günden beri de yapıyorum. AST yalnız bizim için değil, seyirci için de okullaşan bir tiyatro olma özelliğini gösterdi."
    AST’la bağını hiç kopartmamış. "Kopartamam da" diyor ve ekliyor: "Çünkü böyle bir hakkı görmüyorum kendimde..." Halen daha tiyatronun genel sanat yönetmenliği görevini yürütüyor. Son olarak Fransız yazar Colline Serraeau’nun "Belalı Aile" adlı oyununu sahneliyorlar.


    Herkes kadar çapkınım

    "Avrupa Yakası"ndaki Bülent karakteri oldukça çapkın bir adam... Daha önce "Bizimkiler" dizisindeki Cenap da öyleydi. Çapkın erkek rollerinde çok başarılı Rutkay Aziz. Bundan dolayı mıdır nedir, pek çok kişi Aziz’in gerçek hayatta da çapkın bir erkek olduğunu zannediyor. Acaba öyle mi? Utangaç bir gülümsemeyle yanıtlıyor sorumuzu: "Hep böyle ciddi roller oynadığımız için belki de gülmeyi özlemişim. Benim böyle güldürüye çok yatkın bir yanım vardır, ondan mı başarılıyım bilmiyorum. Ama o kadar da çok çapkın erkek oynamadım canım. Çapkınlığa gelince... Her erkek kadar diyelim."
    Bütün kibarlığına, zarafetine rağmen hep biraz mesafeli durmanız gereken, hep biraz uzaktan sevmek ve sevilmek isteyen erkeklerden... Bu yoruma pek itiraz etmiyor aslında.
    "Evet, olabilir. Belki zaman zaman düşüncelerimiz bize o duvarları ördürüyordur" diyor. Biraz daha fazlasını öğrenmek istiyoruz. Mesela hiç gözyaşı dökmüş mü acaba aşk için? "Ha, yok ağlamam öyle" diyor önce. Sonra bir an durup düşünüyor ve değiştiriyor fikrini: "Ama niye ağlamayayım? Ağladığım da oldu. Kendime kızdığımdan ağlamışımdır belki de. ’Erkekler ağlamaz’ derler ama ne ilgisi var? Bal gibi ağlar. İnsana dair hiçbir duygu yabancı değil bu hayatta."


    İltifat Kordon’da geldi

    Son olarak kadın hayranlarını soruyoruz: "Hayranlık diyorsunuz ya, bence kadınlar bunu hak edip etmediğinizi hemen anlıyorlar. Ola ki onun dünyasını yıkmışsanız, kepenklerini hemen kapatıyorlar. Eğer kadınları kazanamazsanız, hayatta hiçbir şey kazanamazsınız. Yaşamımda en büyük iltifatı nerede aldım biliyor musunuz? İzmir Kordon’da oturuyorduk arkadaşlarla. Hoş bir çift geldi yanıma. ’Biz size hayran değiliz, sizi beğenmiyoruz, bırakalım bu lafları. Biz sizi ayrı bir yere koyuyoruz, iyi ki varsınız’ deyip gittiler. Hayatımda böyle bir iltifat almadım. Hayranlık bunun yanında o kadar boş kalıyor ki..."
    Sanatçının sevenlerine Tunç Başaran’la yeni bir film projesine hazırlandığı müjdesini verelim. Bir de kulağımıza fısıldadığı, gerçekleşmek üzere olan bir düşünü... Rutkay Aziz, "Zorba" müzikali için kolları sıvamış bile...


    Doğa’yla derin bir dostluk kurduk

    Rutkay Aziz, kızı Doğa Rutkay’ın oyunculuğunu çok başarılı buluyor. "Kızım kendi yeteneğini, kendi kişiliğini ve kimliğini koyarak oyuncu oldu, benim kızım olduğu için değil. Öyle bir şey olamaz zaten, olmamalı da... Her ne kadar oyunculuk babadan oğula geçse de Türkiye’de! Komediye çok yatkın Doğa. Doris Day mesela hem güzeldi hem komikti. Şimdiki Mag Ryan gibi mesela. Ben diyorum ki, ’O kulvara çok yakışıyorsun’. Ama kendisi bilir tabii" diyen usta oyuncu, kızıyla ilişkisine dair ise şunları söylüyor: "Babam beni çok severdi ama bu sevgiyi göremezdik. Hep evde bir ciddiyet, bir mesafe vardı. Baban seni çok seviyor tamam ama o sevgiyi görmek istiyor insan. Ben Doğa’yla hep bunu kapatmaya çalıştım. Derin bir arkadaşlık, bir dostluk yaşarız."


    Sık sık aşık olanlara hayranım

    "Aşıkken nasıl biri oluyorsunuz?" sorusuna Rutkay Aziz, "Sık sık aşık olanlara hayranım. Bende hiç öyle bir yetenek olmadı" yanıtını vererek şaşırtıyor önce
    , sonra da ekliyor: "Aşık oldum tabii ama çok ender oldu demek istiyorum."

    Birgül Kopuz

  2. #2
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    Gazetecilik yerine oyunculuğu seçtim"

    İçinden gelen sesin peşinden giden oyuncu bugün yönettiği ya da rol aldığı tiyatro, dizi ve filmlerle gönüllere taht kuruyor



    GÖKMEN KÜÇÜKTAŞDEMİR

    Rutkay Aziz son olarak, 57 yıl önce faili meçhul cinayete kurban giden ünlü yazar Sabahattin Ali'nin yaşamını konu alan "Benim Meskenim Dağlardır" adlı oyunla karşımıza çıktı. Türkiye turnesine çıkan oyunda
    Aziz, bir yandan anlatıcı konumundayken bir yanda da ünlü yazarı canlandırıyor. Ünlü oyuncu o tok sesiyle ve başarılı oyunuyla neredeyse yazarı tekrar yaşama döndürüyor. Ve birilerinin yitirilen özgür düşüncenin simgesi beyinleri yok etmeye çalıştığı ülkemizdeki, Türkiye gerçeğinin bir kez daha sorgulamasını istiyor. Biz de ünlü yazarı anarak Rutkay Aziz'le yaşama ve tiyatro dair keyifli bir sohbet yaptık...

    Oyun sizce ilgi gördü mü? Ve oyunun içinde Sabahattin Ali'nin ölümünün sorgulanması sizce insanlarda bir etki yarattı mı?
    "Oyun beklenen ilgiyi gördü. Ne yazık ki genç kuşak Sabahattin Ali'yi tanımaktan yoksun. Biz onlara onu anlatamamışız, tanıtamamışız. Bunu gençlerin kabahati olarak görmüyorum. Ama en azından oyunu izlediklerinde 41 yaşında katledilen, bir biçimde faili meçhul bir cinayete kurban giden Sabahattin Ali isminde bir insanın bir zamanlar yaşadığını öğreniyorlar. Ve düşününüz ki bu adam 41 yaşına; bir sürü roman, şiir, öykü, düşün yazıları ve çevriler sığdırmış. Sabahattin Ali'yi yazdıklarından tanıyan, bilenler kişiler oyundan çok farklı tat alıyor ama bilmeden gelenler ise bir şeyler öğrenerek ve kendilerini öğrenmek adına yaşamın içine bıraktıkları bir süreç yaşıyorlar. Bu da tiyatronun bir insanoğlunu ve toplumu bilinçlendirmesindeki temel nedendir."

    Oyun gerçek hayatta yaşanmış bir olayı anlatıyor. Ve bu hikaye bir cinayetin üstüne giden iki genç muhabir üzerine kurulu. Bunu sahnede anlatmanızdan sonra gelişen ilginç bir olay oldu mu?
    "İlginç olan şey Sabahattin Ali'nin yaşamının ve katledilişinin ilk kez tiyatro sahnesine taşınıyor olması. Oyunu seyreden insanlardan çok güzel tepkiler aldık. Bunun dışında ise ilginç bir olay şimdiye kadar olmadı."

    Bu eserde bir yazarı oynuyorsunuz. Sizin yazar olan bir yanınız var mı?
    "Tiyatro konusunda bir- iki oyunlaştırmalarım oldu ama onun dışında öykü, roman falan hiç yazmadım. Gazetecilik mezunu olamama rağmen gazetecilik de yapmadım."

    Neden oyunculuğu tercih ettiniz?
    "Lise döneminde tiyatroya başladım. Tiyatro içimde yaptığım güzel bir keşif gibiydi. Gazetecilik Fakültesi'ni bitirdikten sonra Muhsin Ertuğrul yönetimindeki LCC Tiyatro Okulu'nu bitirdim. Ve sonra da bir daha da sahneden kopamadım. Sanırım istediğimi sahnede bulmuştum."
    Bir çok yapıt farklı tiyatro grupları tarafından seyircinin önüne getiriliyor. Sizce

    Türkiye'de oyun yazarı sıkıntısı çekiliyor mu?
    "Türk Tiyatrosu gibi ben de bu durumdan şikayetçiyim. Yeterince yazarı olmayan, yazarı yetişmeyen bir Türk Tiyatrosu'yla karşı karşıyayız. Son üç-dört yıldır özel tiyatrolarda olsun devlet tiyatrolarında olsun yeni genç yazarlarımızın oyunlarına da tanık oluyoruz. Ama gönül ister ki bunun sayısı gider çoğalsın. Dokuz Eylül Üniversitesi gibi bir çok okulda da yazarlık bölümleri var. Ama sanırım ekonomik nedenlerle ya da başka nedenlerle bu öğrenciler televizyona yönelmeyi daha cazip buluyorlar. Umutsuz olmamama rağmen, dünya tiyatrosuna baktığınızda kendi yazarlarını yaratan tiyatroların kendi özel ulusal tiyatroları oluyor. Aksi takdirde o ülkenin tiyatrosu zorlanıyor. Mesela ben bu oyunla iki yıl önce tanıştım. Çok beğendim. Ve oyunu sahnelemek için biraz da bekledim. Çünkü oyunun yazarı da bu eser üzerinde çok çalıştı. 2 ay süren provalar sonrasında da 7 Kasım 2004 tarihinden bu yana da oyunu oynamayı sürdürüyoruz. Oyunu ilk kez Ankara'da sahneledikten sonra turneye çıktık. Trakya Bölgesi, Ege Bölgesi derken sanırım Mayıs ayına kadar Anadolu turnesi devam edecek."

    Peki tiyatro seyircisinin azlığıyla yazılan oyunların azlığını ilişkilendirebilir miyiz? Ve bir tiyatrocu olarak kendi adınıza bir eleştiri yapsanız, seyircinin azalmasını neye bağlarsınız?
    "Nedenlerden biri olarak görebiliriz. İzleyicinin azalması ile ilgili sıkıntı ise 4-5 senedir yaşanıyor. Eleştiri deyince kendime şunları sorabiliyorum: 'Biz de kendimizi ne kadar yenileyebiliyoruz? Seyirciye yeni baştan yeni heyecanlar yaratabilecek işler yapabiliyor muyuz acaba?' O anlamda da kendimizi sorgulayabilmemiz lazım. Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Türkiye'de ciddi bir televizyon seyircisi kitlesi oluştu. Bu kitle sinema ve tiyatro izleyici sayısını ezdi geçti. Biz şimdi o seyirciyle yeninde buluşmak doğrultusunda bir süreç yaşıyoruz."

    Tiyatrodan dizilere kayan oyuncuların bunda bir rolü var mı sizce?
    "Ben de dizilerde oynayan bir oyuncuyum. Kimi diziler çok kaliteli olabiliyor. O dizilerin içinde olmaktan ve oyunculuğunuzu göstermekten keyif alabiliyorsunuz. Ama sonuçta bir yaşama savaşı veriyor insanlar. Ekonomik açıdan besleniyorlar. Çevremde dizilerden kazandıklarını tiyatrolarına yatıran arkadaşlarım da var. Diziler kamera önü olsun, kamera arkası olsun bir çok insanın yaşamasına katkı sağlamıştır."

    Geçmişte Şevval Sam'la yaptığım bir röportajda 'Biz dizilerle seyirciyi kandırıyoruz" demişti. Siz ne düşünüyorsunuz?
    "Tabii ki hiçbir dizi tarihe kalmıyor. Bir sinema filmi ve bir tiyatro eseri gibi soylu bir işlevi yok. Bunlar geçici olan şeylerdir. Önemli olan yaşamda geçici olanlarla kalıcı olanlar arasındaki farkı anlamaktır."
    "Sahneleri özlediğimi 10 yıl sonra anladım"

    Sayın Aziz, 10 kadar sahnelere çıkmadınız. Ne oldu da geri döndünüz?
    10 yıl sonra insan sahneyi özlüyor. Çünkü orada da bir ilişki var. İnsan ve insan karşı karşıyla ve arada hiçbir şey yok. Işıklar yanar, aynı havayı soluklanırsınız, bir birinizi hissedersiniz. Tiyatronun ölümsüzlüğü de burada yatıyor. Aslında dönüşüm biraz da zorunluluktan oldu. Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan oynayacak insan bulamadık. Bu oyunda da bir başka arkadaşım oynayacaktı. Denk gelmedi. Başka bir çalışması çıktı.

    "AST benim çocuğum gibi oldu"
    Siz bir çok ünlü ismi içinden çıkaran Ankara Sanat Tiyatrosu'nda kimi zaman oyuncu kimi zaman yönetmen olarak hala çalışıyorsunuz. AST diyince siz de nasıl duygular dile geliyor?
    AST'a 37 yılım geçti. Ben belki AST'a çocuğumdan fazla emek verdim. Onunla özdeşleştik. Düşünsenize 17 Mart'a kadar her gün bir yerde sahneye çıkacağız. O sahneye çıkmanın heyecanı bambaşka bir heyecan...
    Önümüzdeki günlerde hayata geçirmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
    Öncelikle bu oyunun Türkiye turnesini tamamlamak istiyorum. Yine birkaç sinema filmi ve dizi üzerine teklif var onları değerlendiriyorum.
    22 Şubat 2005 Yıl: 110 Yeniasır Gazetesi

  3. #3
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    TÜRKİYE, AB ve SANAT 08.05.2006


    Türkiye Avrupa Vakfı web sitesi haber ekibinden Damla Kaan ile Gökçe Ahi'nin Türkiye'nin önde gelen sanatçılarından Rutkay Aziz ile Türkiye, AB ve sanat uzerine yaptiklari röportaj.
    Türkiye’de son zamanlarda sanat anlamında önemli gelişmeler olduğu söylenmekte sizce Türkiye’de sanat şu sıralar ne durumda?



    Türkiye’de sanatın nereye ne kadar geliştiği konusunda biraz gerilere dönersek bir biçimde Türk siyasi tarihine bakıldığında üst üste darbeler yaşamış bir ülkedeyiz.Bu darbeleri yaşamış bir ülkede de demokrasi kültürünün oluşması doğrultusunda Türkiye ciddi sıkıntılardan geçmiştir.Kaldı ki bugünde bu yöndeki sıkıntıları yaşamaktayız.Türkiye’de sanat anlamında nasıl bir gelişme olmuştur?Açıkça söylemek gerekirse otuz yıllık tiyatro yaşamımda özgürce sanatımı yaptığım konusunda hep bir takım endişeler taşımışımdır.Nedir sanatı anlamlayan? Yenilikçi ,ilerici sanatı ; özgürce yapılan sanatı besleyen nedir?Özgürlükler ortamıdır,sanatın besin kaynağı budur.Bu Türkiye ne kadar özgürdür,bugün dahil?Bu soruları sormaya başladığımızda sanatın çeşitli alanlarında özel çabalarla bir takım özel çıkışlar olabiliyor.Ama bunu genel anlamda aldığımızda Türkiye bugün Dünya’nın neresindeyse sanatı da bence o durumdadır.Bu duruma hem görsel hem yazılı medya bir anlamda olumsuz yönde etkileyici oldukları da açıktır.Geçenlerde Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi seviyesizliğin gitgide yaygınlaştığını ve gerilemeye yol açtığına inanmaktayım.Yaşanan kültürel kirlilikle bağıntılı olarak seviyesizlik,özgürlük sorunu birbirlerini takip ederek devam etmektedir.İlerici,özgürlükçü,ilkeli sanat anlamındaki çabalarınızın bir nevi suça dönüştüğüne inanıyorum. Kimi şehir tiyatroları,kimi devlet tiyatroları kendilerini zaman zaman Avrupa’da,Dünya’da gösteriyorlar ama bizim tiyatromuzun genel anlamda Avrupa tiyatrosu bütünleştiği söylenemez.Avrupa gidip,oyunumuzu sahnelediğimizde yine Türk seyircisi ile buluşuyoruz.Dil tiyatroda büyük bir sorun olduğu için orada da zorlanıyoruz ama görsel dil yakalandığında önemli noktalara değinildiğine inanmaktayım.Ancak kaç tane Türk tiyatro yazarının oyununun Dünya tiyatrosunda yer aldığını soracak olursak bu sayı çok azdır.



    Sanatta Avrupa standartları anlamına gelecek belli seviyeler var mı?Peki Türk sanatı buna ne kadar uzakta veya ne kadar yakındadır?Oradaki özgürlükler ortamına,sansürlerin durumuna ne kadar benzeşiyoruz?



    Uzaklığı var.Deminde bahsettiğimiz nedenlerden dolayı bugün bile ulusal sanatını yaratma konusunda büyük tartışmaları içermekte.Yani bir İrlanda tiyatrosundan bahsedebiliyorsunuz.Ancak gerçek anlamda ulusal Türk tiyatrosundan bahsedildiğinde elimizdeki örnekler oldukça azdır.Mesela sinemamız bunu becerdi.Kendi gerçeklerimizi,kendi değerlerimizle hesaplaşmayı,kendi ulusal sinemasal dilimizi bulmayı becerdik.Ama tiyatroda bu seviyeye geldiğimiz konusunda bende soru işaretleri var.Herhalde sadece özgürlükler ortamına,sansürlere sınırlı değil sormak istedikleriniz.Ama o anlamda da bakarsak orada sanatsal faaliyetler daha rahat yapılmakta olduğu açıktır.Türkiye’de ise mesela tiyatroda –kendi tiyatrom Ankara Sanat açısından söylüyorum-çok gizliden gizliye sansürler var.Örneğin size bir belediye başkanı Anadolu’da mekan vermiyordur veya mekanı akıl almaz bir ücret karşılığında size vermeye kalkıyordur.Dolayısı ile oradaki vatandaşınızla buluşamıyorsunuzdur.Bu da bir sanatçı için bir nevi sansürdür.



    Bu noktada bir soru sormak istiyorum.Sansürler kalktı,biraz daha özgür olarak görünüyoruz .Bunlar Avrupa Birliği sürecinde bir toplumsal dönüşüm mü?Yoksa bunlar sadece birer örtü mü?Çünkü hala böyle engellemelerin var olduğunu söylediniz.



    Bunlar birer örtü.Biz turne sırasında Malatya’da ve Elazığ’da oynamamızı rağmen Diyarbakır’da oynayamadık.Çünkü bize biletlerin satılmadığı söylendi.Bu bana hiç inandırıcı gelemedi.Çünkü Diyarbakır’da köklü bir tiyatro kültürü vardır.Senelerdir süregelen bir şehir tiyatroları geleneği vardır.Ayrıca devlet tiyatrosu da vardır.Avrupa Birliği süreci anlamında ulusal programımızda bulunan hukukun üstünlüğü,özgürlük ortamı gibi konular açısından bu süreç önemlidir.Ben ekonomiksel , hukuksal anlamda duruma bakmıyorum.Avrupa birliğini kültürel anlamda gelişim açısından da önemli buluyorum.Özgürce yaşam,demokratik yaşam anlamında önemli görüyorum.Zaten onlar bize bu durumu iletmeyi istiyorlar ama önce bizim kendi insanımızın bunu istemesi lazım.Mustafa Kemal’in Türkiye’sine,cumhuriyetine baktığımızda en doğru yatırımın insanın eğitimine yapılan yatırım olduğu gerçeği çok açıktır.Şimdi on üç on dört milyon genç,potansiyele nüfusu olan bir ülke olduğumuz söyleniyor.Bu genç nüfus her sene işsizler ordusuna dahil ediliyorsa,onlardaki bu potansiyel kullanılamıyorsa,onlara tam anlamıyla çağdaş eğitim verilemiyorsa bu genç kuşaktan sonra gelecek kuşağın ne durumda olacağını gerçekten merak etmekteyim.Böyle bir eğitim verilmiş bir kuşak hangi eğitimi,hangi kültürü kendinden sonra gelen kuşağa nasıl iletecektir?Bunu umutsuzca söylemiyorum ama zaman zaman bu umutsuzluğa düşüyorum.Bu konuda umudu elden bırakmayacağız ama umut eyleme dönüştüğü zaman bir anlam ifade eder.Umudu ancak eylemle yeşertebiliriz.



    Peki “Türkiye’de sanatçı olmak” denildiğinde ne hissediyorsunuz?



    “Mesleğimizi çok seviyoruz ama ülkeyi yanlış seçmişiz” denilir.Bu işin şakası çünkü ben ülkemi çok seviyorum.Ayrıca ben sanatçı denilmesini de sevmiyorum.Ben aynı zamanda Çağdaş Sinemacılar Derneği’nin başkanlığını da yürütüyorum.Arkadaşlarıma bir yerde yayına çıktıklarında ekrandaki görüntülerinin altlarına sinema oyuncusu ,rejisör v.b. yazdırmalarını söylüyorum.Çünkü herkesin her an sanatçı olabildiği bir ülkedeyiz.Yoğun bir kavram karmaşası yaşadığımız için sanatçılık anlamını kaybetmiştir.İnsanların kendilerine türkücü,şarkıcı denilmesi ağırlarına gidiyor.Bu ülkede sanatçı olmak anlamında Brecht ile bir şeyler söylemek isterim.Brecht “Gerçek sanatçılar ülkesinin ve dünyasının gerçeklerine tanık olmakla sorumlu sanatçılardır” der.Yani gerçek sanatçılar bunun sorumluluk bilincini taşıyan , bu doğrultuda üretim yapan kişilerdir.Böyle baktığınızda bana sorarsanız bu anlama yönelmiş insanlar yaşamın her alanında azınlıkta kalmış sanatçılardır ben kendimi öyle görmekteyim.Gerçek anlamda sanatçı olmak istiyoruz her zaman büyük risk altında yaşamak zorunda kalıyorsunuz.



    Türkiye’de sanatçıyı çevreleyen koşulları nasıl buluyorsunuz?Türkiye’de sanatçı olmanın zor olduğunu söylüyorsunuz o halde sizi çevreleyen koşullar hakkında neler hissediyorsunuz?



    Bu duruma kötümser bakıyorum.Mesela bir filmin dört milyon hasılat yaptığını biliyoruz.Bununla gurur duyuyoruz ancak bu film giden sayıdaki insanı nüfusumuza kıyasladığımızda bu çok küçük bir rakamdır.Bugün en çok satan gazetenin tirajı elli bindir.Bir arkadaşım Brecht kitapları basıyor.İki bin kitap bastığında bu kitapların bitme süresi sekiz yıldır.O zaman bakıldığında insan nasıl bir topluma bir şeyler yapmaya çalışıyoruz diye düşünüyor.Brecht bilen insanların varolmasını bırakın Kenan Evren’i ressam diye bilen vatandaşları olan bir ülkedeyiz.



    Peki insanlarımızın sanata yabancılaşmalarının nedeni nedir?



    Bu geçmişten beri sürecin sonucudur.Darbeler geçirmiş bir ülkeni yarattığı bir durumdur.Sorgulamayan,irdelemeyen,apolitik bir gençliğe sahibiz.Bu seksen sonrası oluşturulan bir politikanın sonucudur.Yani daha bencil,daha çıkarcı,yalnızca kendini düşünen bir nesil yaratmak amacı güdülmesinin sonucu bu durum ortaya çıkmıştır.Çok iyi biliyorsunuz ki 1924’te Mustafa Kemal kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkı vermiştir.Bu olduğunda Avrupa’da böyle bir hak daha hiçbir ülkede verilmemiş olduğunu biliyoruz.Türban ve baş örtüsü ile ilgili olanları biliyoruz.Bu insanların Mustafa Kemal’in keşfini düşünmeden yorum yapmasına inanamıyorum.Benim elime geçen bir bilgiye göre geçmişte Avrupa’da sosyal demokrat partiler “Neden gerideyiz?” diye bir araştırma yaptırıyor.Sonuçta geride kalmalarının sebebi olarak geç kadın nüfusa ulaşamamaları,onları kaybettikleri elde ediliyor.Ülkemize döndüğümüzde de gerçekten böyle bir kayıp var.



    Sanatın bir ülkede gelişmesi için farkındalıkları yüksek bireylerin olması gerektiği açıktır.Sizce bu bireyleri yaratmak,bu bireyleri oluşturmak için Türkiye’de bir şeyler yapılıyor mu?Bu yapılanlar yeterli mi?



    Bu anlamda bir şeyler yapılmaya çalışılsa da bunlar yeterli değildir.Medyayı izlediğinizde kültür ve sanat anlamında size yol gösterecek sayfalar veya programlar var mı?Bazı sanat programları gece geç saatlerde yapıldı.Bu yapılan programı seyretme demektir.Ama Avusturya’ya gidiyorsunuz.Orada iki kanal.Bunlardan biri haber ,diğeri ise kültür ve sanat anlamında programlar yapılıyor.İki yıl önce yanlış bilgilendiremedilerse Fransız gençliği,Fransız aydınları kültür ve sanat kanalı talep ediyoruz diye ve böyle bir kanal oluşturuluyor.Peki siz Türk insanından böyle bir talep olabileceğinin düşünebiliyor musunuz?Bu durumdaki insanları sanki özellikle yetiştirdiler.Burada Aziz Nesin de dediği gibi sen bir halkı afyona,eroine,kokaine alıştırdıysan onu yaptığı da o doğrultuda olacaktır.Milletimiz artık umudunu yarışmalara,dizilere bağlamış.Hele bir de Anadolu’yu dolaşsanız…Ama üniversiteleri ziyaret ettiğinizde düşünen,tartışan gençlerin olduğunu görüyorsunuz.Düşünen,tartışan insanlarımız var ama bu insanlar azınlıktadır.Peki nasıl büyüyeceğiz?Asıl sıkıtı buradadır.
    __________________

  4. #4
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    Bu bağlamda Türkiye’deki sanat eğitimini nasıl buluyorsunuz?



    Türkiye’de sanat eğitimi derseniz çeşitli bölgelere baktığınızda konservatuarlar,özel okullar var.Oralarda okuyan genç arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla söyleyeyim eğitimlerinin yeterliliği konusunda endişeleri var.



    Türkiye’nin genelinde de olduğu gibi o alanda da yeterli bir eğitim verildiği kanısında değilim.Kişi eğitim anlamında kendi kendine kalmaktadır.



    Peki alabileceğimiz bir eğitim modeli var mı?



    Bu Türkiye’nin eğitim,kültür politikasına bağlıdır.İzlenen genel politika ilerici,yenilikçi olmadığı için bu mantığın konservatuarlarda,özel okullarda verilmiyor olması son derece doğaldır.



    O zaman bu konuda ne yapılmalı?



    Buna ben Tam anlamıyla cevap veremem.Bakın şimdi geçmişti halk evleri,enstitüler vardı.Buralardan insanlar yetişiyordu.Bu anlamda tüm ülkeyi içine alacak bir örgütlenmeni gerekli olduğu çok açıktır.Sanat diyorsunuz;sinema,tiyatro v.b. dersleri olsa ,ilköğretimden itibaren insanlara o gerekliliği verebilsek inanın çok farklı boyutlarda gidilebilecek.Çocuk tiyatrosu diyorsunuz;Bakıyorum İstanbul’da, İzmir’de Çocuk tiyatrosundan geçilmiyor ama buralarda yapılanlar çok hafif kalıyor ve çocuklar buralardan tiyatrodan nefret ederek,ona düşmanlaşarak ayrılıyorlar.Atina’nın nüfusu dört buçuk milyondur ve orada yaklaşık yüz yirmi tane açık sahne var.Yani insanlar bu eğitimi yaşamsal,ekmek-su gibi görmüşler,buna ihtiyaç duymuşlardır.İstanbul nüfusu galiba on dört,on beş milyon ama özel tiyatro,şehir tiyatrosu vb. hepsini alırsak içine sahne sayısı yirmiyi bulmaz.O zaman nasıl yakalayacağız biz onları zaten üç yüz yıl geriden gelmekteyiz.



    AB’ye giriş sürecinde Türkiye’nin çeşitli alanlarda kendini geliştirmesi gerektiği aşikardır.Sizce bu kendini geliştirme sürecinde sanat Türkiye ve AB arasında köprü vazifesi görebilir mi?



    Sanat bu bağlamda son derece yakınlaştırıcı olacaktır,ben bu konuda son derece inançlıyım.Ama gitgide özgürlükler ortamını açmak.onu beslemek lazım.Sanat adamlarımızın,sanatçılarımızın ürettikleri bu bağlamda bir şekilde Avrupa ile buluşmalıdır.Örneğin ,duygulandım gene,Nuri Bilge Ceylan’ın son çektiği film Cannes’da yarışmalı bölüme seçilmiş.Ondan evvel Cannes’da ödül almıştı.Bunlar çok önemli şeylerdir.Avrupa ile birliktelik açısından galiba edebiyatımız daha önde gitmekte.Örneğin Özdemir İnce’nin aldığı şiir ödülü ile.



    Bu sürecin veya bu süreçten sonrasının Türk sanatı ve Türk sanatçısı için olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağını düşünüyorsunuz?



    Ben bu sürecin Türk sanatı ve Türk sanatçısı için olumlu olacağını düşünmekteyim.En azından çeşitli baskılar kalkacaktır.Ortak projelerin Avrupa fonu ile ilkeleri doğrultusunda desteklediğini biliyoruz.Bu gibi olaylar sayesinde kaynaşmanın,etkileşimin artacağını ve daha etkili,daha güçlü projelerin olmasına olanak sağlanacaktır.



    Avrupa sanatçısı bundan daha farklı olarak nasıl bir yer edinebilecektir Avrupa’da,Dünya’da?



    En azından bir takım duvarların yıkılması insanlarımız için görgü,bilgi açısından kendilerini eğitmek için birtakım olanaklar olacaktır.Ama sonuçta bu durum biraz kişinin kendisine de bağlıdır.Gerçek sanatçı kendisi ile kavgası olan,hiçbir şekilde kendisine yetmeyen,hep arayan bir kişiliğe sahip olmalıdır.Bazı insanlar var;dört tane üniversite bitirmiş, iki master yapmış ama kendini kültürel anlamda beslememiş.Bu insanlar toplumsal yaşamda kendilerini kültürel anlamda beslemedikleri için edindikleri bilgilerin onlara yetersiz kaldığı çok açıktır.



    AB’nin genişleme politikalarının yarattığı ortam hakkında bir sanatçı gözüyle ne düşünüyorsunuz?



    Dünya dengeleri açısından son derce önemli buluyorum.Ancak bize dış basın çok fazla yansımadığı için tam olarak bilmiyorum ama AB kendi içlerinde tartışan çeşitli ülkeler var.Onlarından galiba tam olarak çözmedikleri bazı noktalar bulunmakta.Tabii onları endişelendiren noktalardan biride bizim oy hakkımız,nüfusumuzun fazlalığıdır.



    Ülkemiz insanlarının AB üyeliği açısından bilinçli olduğunu düşünüyor musunuz?



    Bence insanımız bu konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için belirli bir bilince sahip değil.Bu konuda yayımlananların tam olarak insanımız tarafından okunduğu konusunda önemli endişelerim bulunmakta.

  5. #5
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    Sanatçılar Rotary Kulübünde Konuştu
    02/02/2007



    Mersin'de Toros Rotary Kulübü tarafından düzenlenen Meslek Hizmetleri Paneli'ne sinema sanatçısı Tarık Akan, tiyatro sanatçısı Aziz Rutkay ve şair-yazar Özdemir İnce konuşmacı olarak katıldı. Sinema, tiyatro ve edebiyat dallarında önemli açıklamalar yapan panelistler, panel sonunda da dinleyicilerin sorularını yanıtladı. Yönetim Danışmanı Feridun Gündüz'ün oturum başkanlığında düzenlenen panelde ilk olarak söz alan Özdemir İnce, Mersin'e gelmekten son derece mutluluk duyduğunu söyledi. Tarık Akan'ın aynı zamanda iyi bir yazar olduğuna vurgulayan İnce, Tarık Akan'ın, şuanda bir senaryo üzerinde çalıştığını ve o senaryo filme çekildiği zaman Türkiye'de sinema sanatında bir dönüm noktası olacağını iddia etti. Toros Rotary Kulübü'nün verdiği ödülü, 12 yaşında Çukurova Sanayi fabrikalarında işçi olarak çalışan Özdemir İnce'nin işçi ciddiyetiyle aldığını belirten İnce, "10 yaşında Mersin'de işçi olarak çalışmaya başladım. Fabrikada çalışırken işimi en iyi yapmaya çalıştım ve daha sonra kebapçı çıraklığı, sonra öğretmenlik, editörlük ve yazarlık yaptım. Şunu belirtmeliyim ki, yaptığımız işi sevmeli ve saygı duyarak yapmalıyız. Dünyanın en mutsuz olayı, insanın yaptığı işi sevmemesidir" dedi.
    Atatürk'ün 'Tiyatro bir toplum düzeyinin aynasıdır' sözü ile konuşmasına başlayan Rutkay Aziz ise, 2007 yılında bu aynaya bakıldığında biraz çatlamış olduğunun görüldüğünü söyledi. Yaşanılan kültürel kimlik içinde tiyatronun çöküntüye uğradığını savunan Aziz, "Bir toplum düşünün ki sabahları sabah şekeri ile uyanıyor, akşamları da herhangi bir buz, dans şarkı yarışmasıyla uykuya yatıyor. Kamuoyunun anketlerine bakıyorsunuz, dünyada televizyon bağımlılığında birinci sırayı Türkiye alıyor. Bütün bunlar, kültürel kimliğin içinde çok ciddi kayıplar olarak karşımıza çıkıyor. Gittikçe çok daha düzeyi düşük toplum oluyoruz. Ne kadar ilkesiz, ahlaksız, düzeysiz, seviyesiz iş yaparsanız bu ülkede paraya veya şöhrete dönüşüyor; ne kadar ilkeli, ödünlü, düzeyli, namuslu, yurtsever, barışsever ve ahlaklı işler yaparsanız o da bu ülkede suça dönüşüyor" dedi. 1961 Anayasası'nın ülkemize getirdiği olanaklara bakıldığında, toplumsal değişim ve yenileşmede, düşünce özgürlüğünün ifade edilmesinde ve kültür ve sanat alanında bir rönesans yaşandığını savunan Aziz, şunları kaydetti:
    "O günün dünya Türkiye'sine baktığımızda 43 tane özel tiyatro vardı. O tarihten sonra çeşitli olaylar yaşandı, darbeler oldu ve şuanda sadece tüketen bir gençlik ve toplum yaratıldı. Bunları umutsuzluk açısından söylemiyorum ama umutlu olmak için de gayretli olmak lazım. Böyle baktığımız da büyük acıların olduğu bir ülke haline geldik ve benim memleketim, ülkem bunu hak etmiyor. Dünya haritasına baktığımızda Türkiye'yi gözümüzün önüne getirdiğimizde çok estetik bir ülkedir. Harita olarak enfes görünür ve doğal olarak iç ve dış düşmanlarımızın da iştahını kabartıyor. Önemli olan oyunlara gelmeden, gerçekten bağımsızlığımızı korumaktır. İç politikada toplumsal barışı sağlayarak, dış politikada da ilkeli bir biçimde onurumuzu koruyarak hayata bakarsak, ben ülkemin geleceğini aydınlık görüyorum. Yeter ki biz kendi içimizde toplumsal barışı sağlayalım."
    Panelde son olarak söz alan sinema sanatçısı Tarık Akan ise, sinema sanatının tüm sanatları içinde topladığını belirterek, sinemanın bireysel bir sanat olmadığını ve mutlaka kolektif bir biçimde üretilmesi gereken bir meslek dalı olduğunu söyledi. "Cumhuriyetimizin atlatmış olduğu handikapların bu toplumu kültür bazında hangi aşamada, nereye kadar, hangi amaca yönlendirerek getirdiği apaçık ortadadır" diyerek toplumun yaşanan olaylardan farklı biçimlerde etkilendiğini söyleyen Akan, "Biz bu gidişata dur deme gücünü gösterdiğimiz an, başka bir güçlerle mücadele etmeyi göze alıyoruz ve neticesinde yaptığımız işin karşılığını almamaya başlıyoruz. Çünkü toplumun kültür anlayışının o kadar gerildiğini fark ediyoruz ki, sen onların anlayışının bir karış yukarısında bir mesaj vermeye kalktığın zaman, o toplum da seni itmeye başlıyor. O zaman ona uygun işler yapmaya kalktığın zaman, senin kültür anlayışın ona müsaade etmiyor. Yani bir kültür insanıysan, sanat insanıysan ve kendini toplum için düşünen bir insansan, bir milim dahi olsa yapacağın işin, toplumun kültür anlayışının bir ilerisinde olmasını düşünüyorsun. Türkiye'de yapılan sinema anlayışının kültür seviyelerine baktığımız zaman, 1980 öncesinin hiçbir şekilde yanına dahi yaklaşmayacak kadar kötü bir şekildedir" ifadelerini kullandı.
    1980 öncesi Türk sinemasının yapmış olduğu bütün yapıtların, dünya kamuoyuna festivallerde rahatlıkla çıkıp yarışabilecek düzeydeki anlayışta olduğuna işaret eden Akan, şunları kaydetti:
    "O günkü toplumunun, kültür seviyelerine hitap edebilecek yapıtlar yapabiliyorduk ve yalnız kendi ülkemizde değil, dış ülkelerde de bunun karşılığını alabiliyorduk. Fakat 1980 dönemine gelmiş olduğumuz an, o darbenin getirmiş olduğu ağırlıklı baskıcı sistemin içinde sinemaya vermiş olduğu darbe çok daha acı ve büyüktür. Bu günlere geldiğimiz zaman sinemada yapılan işler o kadar kötü ki, burada isim olarak bakıldığı zaman bunlara insanlar nasıl gidebilir diyorum. 1 milyon dolar koyulduğu zaman 7-8 milyon dolar geri dönüyor. İnanılmaz ama bunu yapana sanatçı diyemeyeceğim, ülkesi adına hiçbir şey düşünmeyerek yalnızca salt para kazanmak için bu işe giriyorlar ve karşılığını rahatlıkla alabiliyorlar. Bizim gibi insanlar azaldıkça, onlar sinemaya hakim olmaya başlıyorlar ki, burada iktidarların ciddi bir karar alması gerekiyor."
    Panelin sonunda Toros Rotary Kulübü Başkanı Adil Perşembe tarafından panelistlere teşekkür belgesi verildi.

  6. #6
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    İnönü Üniversitesi Öğrenci Gazetesi Röportajı
    Yerleşkem: Tiyatroya nasıl başladınız, bu süreci anlatabilir misiniz?
    Rutkay Aziz: İlk defa Bakırköy halk evinde sahneyle tanıştım, sonra kısa süre şehir tiyatrolarında oynadım, gençlik dönemimde yönetmenlikle buluştum; ama hem rasyonellik açısından hem oyunculuk açısından profesyonel olarak tiyatro yaşamım 1971’de Ankara Sanat Tiyatrosunda başladı.

    Yerleşkem: Size tiyatroyu sevdiren, ona tutku ile bağlanmanızı sağlayan neydi?
    Rutkay Aziz: Tiyatro sevgisini bana aşılayan lise yaşamımdaki felsefe hocamdır. Daha da ilginç bir şey var, ülkemizin büyük bir sıkıntısı da ailelerin gençleri tiyatroya teşvik etmemeleri! Bize ailemiz tiyatroyu sevdirmiş, varolan gizem, sistem bunu sağlamıştı. Örneğin Perşembe günleri radyoda radyo tiyatrosu vardı, ailece o radyo tiyatrosunu dinlerdik ya da her Pazar Annem ve Babam ağabeyimle beni alır, Tepebaşı tiyatrosundaki çocuk oyununa götürürlerdi, yani tiyatro başlı başına bir törendi o dönemler.

    Yerleşkem: Türkiye’de sanatın, tiyatronun mevcut yapıda ne durumda olduğunu siz bizden daha iyi biliyorsunuz. Televizyon, tiyatro, medya hepsi birbirine girmiş durumda. Bunu genel olarak değerlendirebilir misiniz?
    Rutkay Aziz: Özellikle televizyon 1984-85 yıllarından sonra açılan yoğun kanallar sonrası kendisine has bir televizyon seyircisi yetiştirdi. Yetişen televizyon seyircisi de nitelikli bir tiyatro seyircisini ezip geçti.
    Bir gazetenin 16-19 yaş arasındaki kişilere sorduğu, “Tiyatroya gidiyor musunuz?” sorusuna %52 oranında hayır cevabı verilmiş. Gençliği bu hale kim getirmiştir? Bu konuda medyanın çok ciddi bir itici gücü olmuştur. İnsanların yönünü belirlemede öğrettiği bir şey olmamıştır, tabi bu anlamdaki yaşanan kirliliğe, düzeysizliğe, çöküntüye de çok ciddi katkılarının olduğunu acı bir biçimde gözlüyoruz. Bu konuda herkes yoğun bir şekilde şikayet ediyor ama sonuçta bir yaptırım yok. Medyanın ya da televizyon yöneticilerinin bu anlamdaki kaçamağı şu; “Halkımız bunu istiyor” nereden biliyorlar halkın bunu istediğini, sistem olarak veya sistematik bir biçimde varolan düzende halkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi kılıyorlarsa halkta bunu talep edecektir, yani halkı bir biçimde esrara, kokaine, eroine alıştırıyorlarsa talebi de o yönde olacaktır

    Yerleşkem: Sizce ülkemizde sanat, sinema, tiyatro nasıl bir durumda?
    Rutkay Aziz: Ülkemizde doğrudan doğruya sanatsal kaygısına önem veren düzeyde nitelikli işler ne yazık ki gerektiği kadarıyla seyirciye ulaşamıyor; ama son derece popüler, komik olan işlere talep çok yoğun, onlar da olmasın demiyorum ama bir Nuri Bilge CEYLAN arkadaşımın çektiği Uzak filmi yirmi sene sonra Cannes’da en büyük ödülü getirmiştir Türk sinemasına; ama Türkiye sınırları içindeki seyirci sayısı hüzün vericidir. Bu işler nereye gider, nasıl düzelir bilemiyorum; ama düzelmesi için kirliliğin temizlenmesi doğrultusunda epey bir zaman geçecek, gençlere de önemli işler düşüyor.

    Yerleşkem: Üniversitemizde tiyatroyla uğraşan büyük bir gençlik var. Mesela; Düşler Tiyatrosu, Sahne Sanatları, İnönü Kumpanya. Bu yeni nesile usta, büyük bir tiyatrocu olarak ne söylemek istersiniz?
    Rutkay Aziz: En önemli şey tiyatro gruplarının, oyuncularının dayanışma içinde olmalarıdır. Fakülteler de, gerek Ankara da, İstanbul da, İzmir de bu anlamda üniversite bünyelerinde yapılan tiyatrolar var ve onlarda son derece genç, yeni tiyatrolar. Dış dünyaya baktığımızda kimi üniversitelerin tiyatroları o ülkenin gelişimi açısından büyük görevler üstleniyor, dilerim ki gelecekte Türk tiyatrosuna yazar, oyuncu, yönetmen yetiştirilmesinde üniversite tiyatrolarının önemli katkıları olur. Üniversitedeki çalışmalar diğer profesyonel tiyatroların yapmış olduklarını tekrardan kaçıp, sahneye daha bir deneyimsel, daha yeni işler vermeleri çok daha anlamlı olur

    Yerleşkem: Üniversitemizi gördüğünüz kadarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Rutkay Aziz: Gezip, göremedim; ama uygar bir salonda tiyatro yapacağımız için son derece mutluyum. Bu salon Malatya’ya , Malatya’da bu salona yakışmış, sizlere de çok yakışmış. Böylesine uygar bir ortamda tiyatro yapmak başlı başına bir zevk oluyor. Bütün içtenliğimle, bütün yaratıcılığımla kutlarım. Keşke ülkemin her yerinde böyle salonlar olabilse.

    Yerleşkem: Son olarak, tüm üniversitemize, tüm gençliğe ne söylemek istresiniz?
    Rutkay Aziz: Zaman zaman umutsuzluğa, karamsarlığa düştüğünüz anlar olabilir; ama umutlu olmak umudu eyleme dönüştürmektir ve her şeye rağmen, birey olarak, toplum olarak, ülke olarak zaman zaman büyük sıkıntılardan geçsekte yine de yarınlara umutsuz bakma hakkını kendimizde görmüyorum, bence siz de görmeyin.

    Röportaj: Öğrenci Gazetesi YERLEŞKEM

  7. #7
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları


    SÖYLEŞİ: RUTKAY AZİZ

    TİYATRO, DÜŞÜNCE ÜRETMEKLE YÜKÜMLÜDÜR




    “Bertolt Brecht’in bir lafı var, çok severim, “Gerçek sanatçılar, ki ülkemizin gerçeğine bakacak olursak maalesef her gün sanatçı çıkaran bereketli bir toprak haline geldik (gülüyor), ülkesinin ve dünyanın gerçeklerine tanık olmak ve onun sorumluluğunu üstlenmekle yükümlüdürler”. Ben buna inandım, bir sürü arkadaşım gibi...”
    Rutkay Aziz, tiyatro ile tanışıncaya, onun insan sevgisi, özgürlükçü ve barışçıl yanıyla buluşuncaya kadar siyasetin içerisinde aktif bir şekilde yer almayı düşünen bir genç. Tiyatro ile tanışması, Rutkay Aziz’in siyasal, politik sanat serüveninin de miladını oluşturuyor bir anlamda. Son olarak Avrupa Yakası isimli TV dizisinde izlediğimiz Rutkay Aziz ile hem tiyatroyu, hem de hayatı konuştuk...


    Nazım Hikmet ile aranızda özel bir bağ kuruyor musunuz? Çünkü birçokları sizi hâlâ “Memleketimden İnsan Manzaraları” ile anıyor...

    Geçtiğimiz 15 Ocak, Nazım’ın 105. doğum günüydü. Ne mutlu ki böyle düşünenler var, bundan onur duyuyorum. Orada Halil’i oynamıştım. Ama orada oyunculuktan daha önemli bir şey başardık aslında biz. İlk kez Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın, hiç olmazsa ilk üç kitabını, ki dünyada eşi az bulunur şiirsel bir destandır o, tiyatro sahnesine taşımayı başardık. Orada hâlâ unutamadığım, yaşamımdaki en büyük mutluluğum olarak adlandırdığım bir başka müthiş olay ise oyunun ilk 25 dakikasının Haydarpaşa Garı’nda oynanmasıdır. Bakın kendi dilinde yıllarca yasaklı olan, dünyanın aşık olduğu Nazım’ı, biz Nazım’ın aşık olduğu Türkçe’den okuyabiliyoruz. Bunun keyfini en çok bizim çıkartmamız lazım, tabii Nazım’ı yasaklama ayıbını ve vatandaşlıktan çıkarma utancını da yaşayarak elbette...

    Tiyatronun siyasal-politik bir misyonu olabilir mi?

    Bunu iyi ki sordunuz, tiyatro sahnesi hiçbir zaman güncel politik olaylara alet edilmemelidir. Diğer yandan tiyatro düşünce üretmekle yükümlüdür. Onun için dünyada Brecht’in oyunları hâlâ yaşıyor, Nazım’ın 1939’da kaleme aldığı insan manzaraları hâlâ günümüz ile birebir örtüşüyor. İşte bu açıdan bakarsak da evet, sorumluluğu olduğu kanısındayım. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun da bu açıdan bir misyonu vardır. Bunu söylemekte ne kadar hakkım var bilemiyorum ama bugün AST’ı kaybedersek, demokrasi kültürü savaşımı içinde çok önemli bir kaleyi kaybetmiş oluruz.

    Özel tiyatroların içinde bulunduğu maddi sıkıntıları mı kastediyorsunuz?

    Bakın özel tiyatroların, Türk tiyatrosu içerisinde gerçekten çok özel bir yeri vardır. En son yapılan uygulama son derece talihsizdir. Şimdi geçici bir madde ile ona bir kılıf uydurmaya çalışıyorlar... Bu nedenle çok az, dört beş arkadaşımızın kendi özel çabaları ile sürdürdükleri tiyatroları var. Yani borç, harç, özveriyle oyun çıkartıyorlar. Peki, bu nereye kadar böyle gider? Özel tiyatro destekleri, 1982 yılında askeri rejim sırasında, Kültür Bakanlığı’ndaki bir avuç tiyatro gönüllüsünün katkılarıyla çıkmıştır. Yani bu, bir biçimde kazanılmış bir haktır ve o hakkı kaybetmemek konusunda biz özel tiyatrocular da kendi içimizde yeterince dayanışmadık. Tüm sorunlarımız kişisel ilişkilerle çözülmeye çalışıldı, halbuki bu kişisel değil yasal bazda kazanılmış hakkın kaybedilmemesi üzerine bir mücadele olmalıydı.

    Büyük şehirlerimizde seyirci sayısı az olduğu halde, Anadolu şehirlerindeki tiyatro ilgisini nasıl yorumluyorsunuz?

    Her yerde olmasa da, Anadolu seyircisi biraz daha samimi davranıyor tiyatroya. Mesela AST’ın kadrolu dediğimiz bir izleyicisi vardır. Eskiden daha fazlaydı tabii ama Türkiye’nin geçirdiği süreci düşünürseniz, gençlerin üzerinde uygulanan apolitik, düşünme dışı bırakan ve sadece tüketmeye odaklı uygulamalar bu sayıyı azaltmıştır. Tabii çuvaldızı biraz da kendimize batırmakta yarar görüyorum, burada bizim hatalarımız nedir diye düşünmeliyiz.

    Nedir peki hatalarınız?

    Biz kendimizi sanatsal anlamda yeterince yenileyebiliyor muyuz acaba? Ben geçmişte bir laf etmiştim, “Devrimci tiyatro, öncelikle tiyatro olmak zorundadır. Yoksa devrimciliğe hainlik yapar”. Bu içerik ve biçimde, tiyatronun estetiğini yakalamak lazım. Devrimci tiyatroyu salt sloganlar üzerine, yumruk üzerine, grev üzerine, 1 Mayıs üzerine kurarsanız, o tiyatro fakirleşecektir. Ve dolayısıyla düşünsel anlamda da doğru görev yapamaz.

    Aslında güzel bir noktaya geldiniz. AST’ın bu sezon sahnelediği “Belalı Aile”yi sormak üzereydim...

    Mutlaka izlemenizi isterim. İçinde Dario Fo’nun, Brecht’in, Beckett’in olduğu, kendisine mi yoksa sisteme mi belalı olduğunu çözemeyen bir ailenin, politik güldürüsü diyebilirim. Yapısı itibarıyla dünyanın neresinde oynanırsa oynansın, orta sınıf insanların kendisini sorgulayıp, yargılayabilecekleri bir oyun.

    Oyun seçimlerine nasıl karar veriyorsunuz? Son söz size mi ait?

    Her tiyatroda, hatta hayatın her anında bir son söz vardır. Ama benim şöyle bir yapım var, düşündüğüm oyunu muhakkak, teknisyenler dahil herkese danışırım, görüş alırım. Yani geçicinin ne söyleyeceği de çok önemli benim için, çünkü o başka bir duygu ile bakabiliyor oyuna. Yoksa öyle tepeden oyun seçip, sen şunu oyna, prova şu zaman diyerek olmaz bu iş.


    Oyunculuğunuz değil de rejinizin daha kaliteli olduğu yönünde yorumlar okuyorum. Siz ne söyleyeceksiniz bu yorumlar için?

    Doğruluk payı vardır. Uzun yıllar oyunculuktan uzaklaştım çünkü yöneticilik ve yönetmenlik ağır bastı. Ben hiçbir zaman AST’a, benim oynayacağım başrolleri düşünerek oyun seçmedim, aksine AST’ın oynaması gereken oyunları düşünerek oyunları belirledim. Tabii benim ilk çıkışım oyunculuktur ama şunu da itiraf etmeliyim, yönetmenliği daha çok sevdim. Daha büyük bir sorumluluk, her an her şey ile uğraşmak durumundasınız...

    Televizyon, tiyatroyu baltalıyor diyebilir miyiz?

    Etkilediği bir gerçek ancak dünyada bir araştırma yapılıyor ve televizyona en bağımlı millet olarak Türkler birinci çıkıyor. Lenin’in bir sözü var, “Sinema 20. yüzyılın yarattığı en büyük silahtır.” Şimdi televizyon ve İnternetin gücünü de düşünürseniz, artık bırakın ülkeleri/şehirleri, evlerimizin içinde propaganda yapılıyor. Bu açıdan bakıldığında da tiyatronun işi gerçekten zor, bu bir kültür sorunu. Ama “tiyatro artık müzelik bir sanattır” lafına asla katılmıyorum. Aksine, insanlarla bir arada, iç içe olan, aynı havayı solutan tek sanattır. Öğesi insan olduğu için, insan varoldukça var olacaktır. Ben tiyatronun ölümsüzlüğüne inanıyorum, evet çok yaşlı bir sanat ama her gün gençleşen bir sanat aynı zamanda.

    Tiyatrodan televizyona geçerken, içsel bir sıkıntı yaşadınız mı?

    Televizyona “Bizimkiler” ile başladım diyebilirim ancak orada da tüm karakterler tiyatrocuydu (gülüyor). Hatta Umur Bugay’ın çok beğendiği bir sözüm de vardır diziyle ilgili, “Ben, Bizimkiler’de ‘Bizimkilerle’ beraber oynadım.” Bakın şöyle bir gerçek var, kimse bunu reddedip kendisine yalan söylemesin, popülarite denen bir kavram var. Popüler kültür var... Sen acaba popülariteni kendi düşünce ve sanatında nereye kadar doğru kullanabiliyorsun? Önemli olan bu, yoksa popüler olmak suç değil. Sen popülerliğini suça da dönüştürebilirsin olguya da dönüştürebilirsin. Ben 10 ilde tiyatro oynasam, hepsi de dolu olsa üç bin ya da beş bin kişiye ulaşmış olurum. Televizyon izlenme oranlarında birinci ya da ikinci olmuş bir dizide ise milyonlarca insana ulaşıyorsunuz. Bizimkiler işte böyle bir diziydi. Şimdi ben, beni TV’den takip eden birkaç kişiyi Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları”na getirtip, onları düşünmeye sevk edebiliyorsam, bu benim kazancımdır. Öyle üniversiteli arkadaşlarımız var ki, siyasal bilimleri bitirmişler ancak Sabahattin Ali’yi tanımıyorlar. Ne zaman ki, “Benim Meskenim Dağlardır”a geliyoruz, o zaman hatırlıyorlar. İşte ben, tiyatro çıkışında o gençlere “Kürk Mantolu Madonna”yı okutabiliyorsam, o zaman amacıma ulaşmış oluyorum. Popülariteye böyle de bakmak lazım…

  8. #8
    Cafe31 isimli Üye şimdilik offline konumundadır Süper Asistan
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    3,000

    Standart Cevap: Rutkay Aziz (Bülent) Röportajları

    Avrupa Yakası ya da Bizimkiler arasında düşünsel olarak bir fark yok o zaman?

    Tabii ki… Diyorlar ki, para kazanıyor. Para herkese lazım…

    Nasıl başladı Avrupa Yakası maceranız?

    Oradan bir arkadaşımız aradı. Sonra Gülse Hanım ile buluştuk, rolü anlattılar. Açıkçası rol hoşuma gitti. Biraz da gülmeyi ve güldürmeyi de özledim galiba. Bu arada bunu da itiraf edeyim. Çok uyumlu, eğlenen bir roldü. Ayrıca orada Gazanfer Bey, Hümeyra Hanım ve diğer arkadaşlarımla birlikte olmak bile değer yani…

    Sizi, Kurtuluş ve Cumhuriyet dizilerindeki rolünüz nedeniyle, Mustafa Kemal ile de özdeşleştiriyorlar. Bazıları ise sizin için, “kendisini Mustafa Kemal zanneden adam” diyor.

    Hepsini saygıyla karşılıyorum, ancak o sözü söyleyen arkadaşlara cevap olarak şunları söylemiştim, “Kendimi Mustafa Kemal zannetseydim ata biner, atla dolaşırdım” Tabii bunu Kuvay-i Milliye anlamında söylüyorum, umarım anlaşılabiliyorumdur.


    Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in insani yönünü anlatması ile de çok önemlidir aslında…

    Elbette, bu rol benim için aynı anda bir sorumluluktu. Turgut Özakman, geçenlerde, bugüne kadar Atatürk’ü oynayan aktörler içerisinde en iyi beni göstermiş. Ben, gerçekten de bambaşka bir iş yaptığımızı düşünüyorum, hem Kurtuluş hem de Cumhuriyet için. O benim için başka bir gurur kaynağıdır, umarım üstesinden gelebilmişimdir.

    Bir aktör çevresiyle ilişkili olmalıdır diyoruz. Yani siyaseti de tarihi de toplumsal yapıyı da iyi incelemelidir, kopuk olmamalıdır. Aynı olguyu ekonomi için de söyleyebilir miyiz?

    Eh, bilse iyi olur tabii. Her zaman için bir ülkenin ekonomik kalkınması, refah düzeyinin ve bireylerin özgürlükleri üzerinde çok önemli bir ölçüt. Bununla beraber hükümet politikalarını salt kalkınma ile ilişkilendirmek beraberinde fakirleşmeyi de getirir. Kültürel fakirleşmeyi kastediyorum. Ekonomik kalkınma ile birlikte eğitim ve kültürel kalkınmayı da eşgüdüm içerisinde götürebiliyorsanız ne âlâ… Ha, ben her ne kadar yasal kâğıtlar üzerinde tiyatro sahibi işadamı olarak gözüksem de ekonomi konusunda asla becerikli olamadım. Kızım bu konuda çok güler bana, ama ne yapayım ben parayı sevmedim, o da beni sevmedi. Paraya bir tek şu anlamda gereksinim duydum, “muhtaç olmamak ve mahcup olmamak için.” Onun dışında para beni ilgilendirmiyor.


    Seyircilerinizin, oyundan ayrıldıklarında, sizden ya da fikirlerinizden nemalandıklarını düşünüyor musunuz?

    En azından birtakım soru işaretleriyle ayrıldıklarını düşünmek istiyorum. Hep şunu söyledim ben, tiyatro sahnesinde devrim olmaz. Ama bazı düşünce ve duygularda değişimlere neden olabiliriz. AST’ın 44 yıllık tarihine baktığımda bunu yakaladığımızı görüyorum. O anlamda birtakım tiyatro tarihçileri, eleştirmenler ya da yaşamın her alanında rastladığım insanlar aynı şeyi söylüyorlar, “AST bir okuldur.” Bu anlamda sanıyorum düşünce ve duygularda değişime neden olmuşuzdur. Tiyatro sahnesi daha başka ne yapabilir ki…



    Kimdir?
    Asıl adı Aziz Rutkay'dır. Avusturya Lisesi'nde soyad, addan önce okunduğu için ismi Rutkay Aziz olarak söylene gelmiştir. Bakırköy Lisesi’nde okurken felsefe öğretmeninin yönlendirmesiyle tiyatroya başlayan Rutkay Aziz, bir süre Muhsin Ertuğrul yönetimindeki LCC tiyatro okulunda tiyatro eğitimi aldı. İlk sahne deneyimini Peter Weiss'ın "Marat-Sade" oyunundaki "Marat" rolüyle yaşadı. Rutkay Aziz’in hayatındaki önemli dönüm noktalarından birisi de 1971 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’na başlamasıdır. Halen AST’ın genel sanat yönetmeni olan Rutkay Aziz, ilk sinema deneyimini 1987 yılında "Yer Demir Gök Bakır" filmiyle yaşadı. Ziya Öztan'ın yönettiği hem sinemada hem de televizyonda dizi halinde yayınlanan "Cumhuriyet" ve “Kurtuluş” filmlerinde Mustafa Kemal Atatürk rolünü oynadı.

+ Konuyu Cevapla

Benzer Konular

  1. Doğa rutkay da 'a.r.o.g'u beğenmeyenler kervanina katildi!
    Konuyu Açan: handan, Forum: Magazin Haberleri.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 12-29-2008, 03:05 PM
  2. Rutkay Aziz Biyografisi
    Konuyu Açan: Biyografi, Forum: Biyografiler.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 12-20-2008, 08:11 PM
  3. Fuat Rutkay Biyografisi
    Konuyu Açan: Biyografi, Forum: Biyografiler.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 12-20-2008, 05:32 PM
  4. Rutkay Aziz (Bülent) Resimleri
    Konuyu Açan: Cafe31, Forum: Avrupa Yakası Dizisi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 11-01-2008, 01:43 AM
  5. Rutkay Aziz Biyografisi
    Konuyu Açan: Cafe31, Forum: Avrupa Yakası Dizisi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 11-01-2008, 01:42 AM

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.