..İlham Kaynağı




“Gel bugün Prinkipo'ya gidelim.” dedi Mustafa tam kulağımın dibinde. Gözlerimi dalıp gittiğim manzaradan alıp ona döndüm. “Hemen çıkarsak 11.30 motoruna yetişebiliriz.” diye devam etti. “Dostlarla sohbet eder, yemek yer, akşam döneriz.”

Bir an ona şaşkınlıkla baktıktan sonra yerimden sevinçle kalkıp hazırlanmaya başladım. Neden benim aklıma gelmemişti? Camın kenarında öyle dalgın dalgın oturup duracağıma gidip Ada’nın tertemiz havasıyla sarhoş olmayı, dostların sesini duymayı neden düşünememiştim bunca zamandır?

Günlerdir, hatta haftalardır bir uyuşukluk vardı üzerimde. Bilgisayarım çalışma odamda açılmayı beklerken, ben salonda cam kenarındaki koltuğumda oturmuş manzaraya bakıp duruyordum. Aklımdaki şiir ve öykü taslakları ise, doğrulup dışarı fırlamakla oldukları yerden kıpırdamamak arasında tedirgin bir bekleyiş içinde uyuklamaya çalışıyordu.

“Kalk, masanın başına geç ve çalış! ” diyordu çalışkan yanım. “Yazacaklarını kafanda döndürüp dolaştırmakla eline bir şey geçmez.” Tembel yanım karşı çıkıyordu. “Otur oturduğun yerde! Seyret bak, güneş Topkapı Sarayını nasıl da ışığa boğuyor; martılar balıkçı motorunun ardından nasıl da uçuşuyor... Seyret ve belleğine nakşet! Bunları kaçırırsan bir daha bulamazsın. Oysa yazıların için zamanın hep olacak.”

Belli ki suskunluk dönemlerimden birine daha girmiştim. Biliyordum; eğer yeterince sabredersem, ileride tekrar ilham perime kavuşacak, yüreğimde biriken sözcüklerin bembeyaz kâğıtları hızla karartmasına tekrar şahit olacaktım. Tıpkı uzun sessizliklerden sonra aniden patlayan fırtınayla başlayıp sağanak halinde yağan ve hem şehri hem de insanın içini yıkayan yağmur gibi... Ya da yanardağın zirvesinden aşağıya doğru akarken canlı, cansız önüne çıkan ne varsa içine alarak çevreye yayılan lavlar gibi... Sonra bu delidolu dönem usulca durulacak ve yeniden suskun, sancılı günler başlayacaktı.

Hava da benzeri bir döngü içinde değil miydi? Sakin ve günlük güneşlikken, sıcaktan bunaldığımızı anlayarak serin rüzgârlar çıkartıp bizi ferahlatmaz, hatta bazen bir fırtınayla tüm yaşamımızı alt üst etmez miydi? Ve ardından, tam yağmurdan veya soğuktan sıkıldığımız anda, aniden güneş tekrar ışıldamaz mıydı? İnsan yaşamıyla doğa ne kadar birbirine benziyordu! İkisi de hep iniş-çıkışlarla, hep değişimlerle doluydu.

Motorum camına burnumu dayayıp üst güverteden atılan simit parçalarını kapmaya çalışan martılara baktım. Martılar... Sessiz, sakin ve huzur dolu Ada’mın hem yaramaz, hem de gürültücü kuşları... Can Yücel’in deyimiyle “denizin sokak çocukları”... Çatılardaki kiremitleri kırıp döken, çığlığımsı ötüşleriyle sabah uykularımı bölen; kızdığım ama bir o kadar da sevdiğim ve uzak kaldığımda seslerini, varlıklarını, gri tüylü yavrularını özlediğim; dalgalarla, yosun kokusuyla özdeşleştirdiğim sert bakışlı kuşlar...

“Hayatları ne kadar monoton! ” diye mırıldandım. Tekdüzelikten hiç sıkılmazlar mıydı? Her sabah uyanır uyanmaz tüylerini baştan aşağı temizlemekten, güneş yükselirken denize doğru uçup saatler boyu yemek peşinde koşmaktan yorulmazlar mıydı? Her akşamüstü tekrar yuvalarına dönmekten, hava kararırken çığlık çığlığa birbirleriyle sohbet etmekten... Ve her gün geceye döndüğünde aniden sessizliğe bürünüp tüylerini iyice kabartarak bir çatı köşesine büzülmekten...

Ada iskelesine adım atar atmaz sert poyrazı sevinçle içime çektim. Ayaklarım kanatlanmış gibiydi; yüreğim de... Uzun zaman sonra gene burada olmak, Mustafa’yla çarşıda yürürken hemen her dükkânın önünde duraklamak, dostların gülümseyen yüzlerini görmek, sıcak seslerini duymak ve her biriyle özlem gidermek bana yeniden yaşama döndüğümü hissettiriyordu. Şehirde ve şehir insanında olmayan her şey vardı Ada’da. Evime, yuvama geri gelmiştim.

Yolun sonunda vardığımız Prinkipo’nun kış bahçesi haline gelmiş olan bölümünde, Fıstık Ahmet’in ince esprilerine Mustafa’nın verdiği şiirli cevaplar, Nusret’in inanılmaz seyahat maceralarına Muharrem ağabeyin futbol hatıraları veya Kuriş ağabeyin tatlı-sert konuşmaları karışıyor; ağızlardan çıkan her kelime hepimizi kahkahaya boğuyordu. Bir yandan Sinyor Ugo ve eşiyle yaptığım kedili sohbete sıcakkanlı tekir Kadife mırıltılarıyla eşlik ederken, diğer yandan güler yüzlü Memo hepimizi memnun etmek için bir içeri, bir dışarı koşturup duruyordu. Dostların kimi orada, kimi telefondaydı; bazıları ise yüreğimizde... Ancak biri vardı ki acıyla kalbimize gömmüştük ve her an özlemle anıyorduk. Yakın zamanda kaybettiğimiz ve hiç unutmayacağımız Sevgili Ali Çezik’i...

Dönüş yolunda, yine burnum motorun camına dayalı, martılara bakıyordum. Ama bir farkla... Uzun zamandır belleğimdeki bulutlar arasında dolanan dizeler ve cümleler, yağmur damlaları gibi düşüyor; yaklaştıkça netleşiyordu. Onlar netleştikçe martıların çığlık çığlığa kanat çırpışları uzaklaşıyordu. İçim giderek kabarıyor, kalbim hızlı hızlı çarpıyor, kulaklarım uğulduyordu. Ellerim mi? Kaleme, kâğıda ya da bilgisayarın klavyesine dokunmak için sabırsızlıkla karıncalanıyordu sanki.

“Sessizlikten sonraki fırtına! ” dedim Mustafa’ya. Etrafımda oturan herkes konuşmasını kesip bana baktı o an. Yüksek sesle, hatta bağırırcasına konuşmuşum meğer... Utançla yerimden kalkıp motorun arkasına doğru yürüdüm ve geride bıraktığımız Ada’ya baktım. Ada’ma... Tüm ıssızlığına, tüm sessizliğine rağmen poyrazın köpürttüğü dalgalar arasında başı dimdik duruyor; anakaraya, anakarada yaşayanlara ve belki de doğallığını bozmak isteyen tüm insanlara meydan okurmuşçasına bakıyordu.

İçimden gülümsedim ve bir kez daha anladım ki Ada benim ilham kaynağım, mutluluk kaynağımdı. Çamlarının huzur veren hışırtısıyla, martı çığlıklarıyla bezeli yosun kokulu havasıyla... İnsanının doyumsuz sıcaklığı, faytonlarının şıngırtısı, kedilerinin nazlı mırıltısıyla... Hatta eski köşklerinin görkemli olduğu kadar iç sızlatan yalnızlığıyla...

Giderek kararan gökyüzünde tek bir yıldız vardı. Ona bakarak, bu güzelliklerden hiçbir zaman ayrılmamayı, ayrılmak zorunda kalmamayı diledim. Hem kendim, hem de Ada’yı seven herkes adına...



Ocak 2009 / Üsküdar
ADALI Dergisi / Ocak 2009


<div align='LEFT'>

Feride Özmat