Fenerbahçe-Galatasaray Rekabetindeki Asalet
Bu hafta sonunda,spor camiamızın merakla beklediği bir futbol müsabakası var, Fenerbahçe ile Galatasaray arasında...Bu iki güzide klübümüz, 100 yıllık bir rekabet içinde defalarca karşı karşıya gelmişler futbol sahalarında ve defalarca yenmişler birbirlerini. Ne var ki, ikisi de, yenildikleri zaman da büyüklüklerinden hiçbirşey kaybetmemiş ki, bugün hâlâ Türk Sporunun en büyük iki çınarı olarak şerefleriyle ayaktalar...
Ben, bu yazımda, son zamanlarda, toplum yaşamımızın her yönünde olduğu gibi sportif alanda da yaşamakta olduğumuz yozlaşma döneminden önce, bu rekabetin ne kadar asil duygularla bu günlere geldiğini gösteren iki anımı nakledeceğim.
1-
Bizzat yaşadığım bir anı;
1940 lı yılların ikinci yarısıydı, henüz ilkokul 3. sınıftaydım. Babamın, inşaat malzemeleri satan bir işyeri ve bunları nakleden bi kamyonu vardı.
O gün, öğleden sonra, Kadıköy'de, Fenerbahçe'nin o zamanki ahşap tribünlü stadyomunda, Fenerbahçe ile Galatasaray bir kez daha karşılaşacaklardı. Babam, beni, işini yoluna koyduktan sonra o maça götüreceğinden, sabah evden birlikte çıktık.
Şimdiki Moda Camii'nin olduğu yerlerde bir inşaata, kamyonla tuğla nakledildi. O zamanın tekniğinde,tuğlalar kamyondan elle boşaltıldığından, epey bir süre bekleyecektim. Bu arada, inşaatın hemen yakınındaki çayırda, top oynayan birilerini gördüm ve yaklaşıp izlemek istedim. Biri esmer, biri sarışın iki delikanlı, taşlardan yapılmış bir kalede duran bıyıklı ve çok şakacı bir başka delikanlıya şut çekiyorlar, onu çalıştırıyorlardı.O günlerde futbol 18 parçalı, dikişli ve içinde ucu memeli lâstik bir iç olan meşin toplarla oynanırdı. Lâstik iç şişirildikten sonra, meme, ayakkabı bağcığı gibi karşılıklı delikleri olan bir dilimden içeri sokulur ve sırım bağcıkla bu parça sıkıca kapatılırdı. Bu topa, değil sahip olmak,bir kere vurabilmek bile biz çocuklar için büyük bir hayâldi.
Bir ara top, benim izlediğim yere doğru gelince sevinçle koşup topu aldım ve şut çeken ağabeylere yaklaşarak onlara doğru vurdum. Ve işte yaklaştığım zaman gördüğüm ağabeyleri hemen tanıdım. Bunlar, şekerleme kâğıtlarından resimlerini görüp ezberlediğim kişilerdi.
Fenerbaheli sağaçık Erol Keskin ve santrafor rahmetli Suphi Ural'dı bunlar.
Fakat anlamındaki yüceliği sonradan idrak ettiğim olay, Fenerbahçe'nin bu iki unutulmaz forvedi, öğleden sonraki maça, taşlar arasındaki kalede duran o bıyıklı delikanlıyı, Galatasaray kalecisi rahmetli Osman İncili'yi hazırlıyorlardı...
İşte, Fenerbahçe-Galatasaray rekabetindeki ölümsüz asalet, buralardan geliyor. Ttribünden atılan şişeler bile kirletemez bu büyük dostluğu.
Tabii Fenerbahçe'liliğin ve Galatasaray'lılığın ne büyük değerler olduğunu idrak edebilenler için....
2-
Birinci elden dinlediğim bir anı;
Lig şampiyonluğunu etkileyecek çok önemli bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı için, her iki takım da kampa girmişti. İşin ilginci, iki takım da aynı otelde, Yeşilyurt’daki “Çınar Otel”de kamp yapıyorlardı.
Maçtan önceki gece Fenerbahçe’nin o zamanki başkanı rahmetli İsmet Uluğ (Yavuz İsmet) ,hem bir ziyaretle moral vermek, hem de takımın son durumu hakkında bilgi almak için otele geldi. Saat onbuçuk civarıydı. Kapıdan girdiğinde, lobide, kendi aralarında kâğıt oynayan Galatasaray’lı futbolcuları gördü.O an, sanki top oynadığı dönemlerin “Yavuz İsmet”i gibi gürledi: “—Siz ne biçim Galatasaraylısınız? Saat 11’e geliyor, sizin yarın Fenerbahçe maçınız var ve siz hâlâ burada kâğıt oynuyorsunuz. Uykusuz kalacaksınız. Çabuk çıkın odalarınıza ve iyi uyuyun, yarın sahada dinç olmalısınız...”
Bunu Fenerbahçe başkanıydı söyleyen ve Galatasaraylı futbolcular da, hiç itiraz etmeden kalktılar oyundan ve odalarına gittiler...
O zamanlar, Fenerbahçe Başkanlığı, Galatasaray Başkanlığı, parayla, kulisle değil, şanla şerefle gelinen mevkiler idi ve o başkanların şahsında, bu iki büyük camianın onuru temsil edilirdi...
Ömrümün 40 yıllık bir diliminde, bir Fenerbahçeli olarak, tüm Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını, yanımda Galatasaray'lı arkadaşlarımla beraber, nerede yer bulursak, bazen Fenerli taraftarların yoğunlukta olduğu bir bölümde, bazen de Galatasaraylı taraftarların arasında izledim. Fenerbahçe kazanırken ben edebimle coşkumu sergiledim, Galatasaray kazanırken de Galatasaray'lı arkadaşlarım sevinçlerini gösterdi. Ne biz birbirimize kötü bir söz söyledik, ne de başkaları bize sataştı. Çünki o zamanlar, bu iki İstanbul takımının maçlarını seyreden İstanbul’lulara, taşradan gelme bir arabesk kültürü henüz bulaşmamıştı, holiganizm denen çirkin ve aptal hastalık bilinmiyordu bile... Fenerbahçelilerin, rakibi kızdırmaya yönelik en etkin tezahüratı, tribün liderleri olan Manol’un yönetiminde “Bir baba hindi” tezahüratıydı.
Galatasarayın tribün lideri ise, “Karınca Ezmez” lâkaplı, Şevki adında gerçek bir Galatasaray âşığı idi ve her maçtan önce, tepeden tırnağa sarı-kırmızı renkli giysileri içinde ve elinde koca bir Galatasaray bayrağı ile, Fenerbahçelilerin bulunduğu tribüne giderek Fenerbahçe taraftarını selâmlarlardı ilk olarak...Ve küfür veya darbe değil, sadece alkış alırdı Fenerbahçelilerden...
Zaten o zamanlar, sarı-kırmızılı klübün adına, şanıyla, şerefiyle Galatasaray denirdi, ne yayın organları ne de spor camiası, bu şerefli adı “Cim-Bom”a çevirecek kadar banallaşmamıştı ve en önemlisi de, insanlarımızın “kazanmak” tan daha üstün tuttuğu bazı değerler vardı...
Saygılarımla...
Ünal Beşkese
Ünal Beşkese <font color="#808080">


LinkBack URL
About LinkBacks



Alıntı ile Cevapla