Geçen mayıs ayında Cannes’dan en iyi senaryo ödülüyle dönen "Lorna’nın Sessizliği", Dardenne Kardeşler’in yine “Belçikalı” hassasiyeti ile ortaya koydukları bir yapım. Hemen hemen ekonomik olarak gelişmiş her Avrupa ülkesinin, özellikle de konumu ve kültürel geçmişi ile Belçika’nın en büyük çıkmazlarından biri olan göçmen sorununu Lorna adındaki Arnavut bir kızın öyküsüyle ekrana geliyor. Lorna, Belçika vatandaşı olmak için evlendiği Claudy ile her türlü bağdan uzak bir hayat sürüyor. Bir yandan da bir Rus vatandaşının Belçika vatandaşlığına geçmesini sağlamak için Fabio ile ortak olarak çalışıyor. Fakat bunun önündeki engel Claudy’nin varlığı oluyor ve filmin ilk yarısındaki temel düğüm bu üç karakter arasında gelişiyor. Bu ana olay örügüsünün dışında Lorna’nın Belçika dışında yaşayan sevgilisiyle bir kafeterya açma hayalleri de yer geldikçe öyküde yer buluyor.

Bu kadar karmaşık görünen bir yapı içinde dingin ve gerçekçi anlatımlarından vazgeçmeyen Dardenne’ler, bütün olay örgülerini doğrusal bir yapı içine inandırıcı bir şekilde yedirmeyi başarıyorlar. Bunda yönetmenlerin omuz kamerası ve doğal ışık kullanımına dayanan gerçekçi yaklaşımlarının yanısıra Lorna’yı canlandıran Arta Dobroshi’nin etkileyici performansının payı oldukça büyük. Lorna’nın ikilemlerle ve duygusal çıkmazlarla dolu ruh hali seyirciye mesafeli fakat aynı zamanda inandırıcı olan bir dille yansıtılıyor. Dardenne’lerin en büyük dertlerinden biri olan medeniyet denilen “canavar”ın yuttuğu alt kültür kavramının karakterler üzerindeki yansıması yine filmin çatısını oluşturuyor.

İnişe geçen ikinci perde...
Öykü her ne kadar gerçekçiliğinden ödün vermese de, filmle ilgili en zayıf kalan nokta Lorna’nın filmin ikinci yarısından sonra yaşadığı düşüşün ilk yarıdaki özenle anlatılmamış olması. Film boyunca karakterlerin ani motivasyon değişimleri inandırıcılıktan pek ödün vermese de, öykünün iyice karışan hikaye örgüsünün sonuçlandırılması esnasında biraz kolaya kaçılıyor. Özellikle filmin son kısmında görsel olarak yaratılan şehir-doğa ikilemi üzerinden öz ve benlik üzerine derinleştirilmeye çalışılan kısımlar filmin bütün yapısına ve kurgusuna ayrı bir noktada kalıyor. Gerçeklik dokusuyla ilerleyen film bir anda neredeyse sürreal bir atmosfere geçiş yapan bir hal alıyor ve bu da filmin birlik duygusuna zarar veriyor.

Masumiyetini iyice kaybeden sinema seyircisine böylesine bir öyküyü gerçekliği bu şekilde yakalayarak perdeye taşımak ve bütün duyguyu sömürüye kaçmadan seyirciye geçirebilmek oldukça ustalık gerektiren bir iş. Bunun için Dardenne kardeşleri kutlamak gerekiyor, fakat işte tam bahsettiğim bu noktalar yakalanmışken öykünün doğrultu değiştirmesi döngüsünü tamamlayamamış bir karakterin yarım kalmış yolculuğu gibi kalıyor. Dardenne’lerin altını çizdikleri temalar o kadar açık ve önemli ki, filmin bu gibi zaafları sinemasal olarak yetkinliklerinde tartışma yaratabilecekken, düşünsel olarak hiç bir falso vermeden filmlerini sonlandırıyorlar.