2008 yılını bitirmeye yaklaştığımız şu dönemde, seyirci olarak sinemanın da gidişatına ve geleceğine dair çok ilginç sinyaller aldık. Özellikle Cannes ve Venedik film festivallerinin programlarına ya da buna bağlı olarak filmekimi'nde izlediğimiz filmlere baktığımızda hem Avrupa'da hem de Amerika'da sinemasal gerçekliğin yeniden yorumlandığını gözlemliyoruz. Hem biçimsel olarak hem de tematik olarak minimalist anlayışın çoğu yönetmene o ya da bu şekilde ilham verdiğini söyleyebiliriz. Sinema tarihinde özellikle İtalyan Yeni Gerçekçiliğiyle ivme kazanan gerçeklik arayışı, 90'larda önce Dogma akımıyla, hemen ardından özellikle Dardenne kardeşler ve Amerika'da John Cassavettes'in izinden giden bağımsız sinemacılar tarafından farklı bir boyuta taşındı: Günümüzde sinemaya yeni bir çehre katan tüm bu yönetmenler, sanatın herhangi bir dalının kendine has olarak oluşturduğu gerçeklik ile yaşamın kendi gerçekliği arasındaki çizgiyi neredeyse sıfıra indirdiler. Kurgusal olanla belgesel olan artık birbirine çok daha yakın diyebiliyoruz. Burada sinema seyircisinin de değişen toplumsal koşullar altında, gerçeği görmeye olan açlığının gün geçtikçe arttığının da etkisi olduğu söylenebilir.

"Sınıf" da gerçekle kurgusal olan arasında sınırları oldukça azaltan bir film. Öncelikle filmin oluşum öyküsü buna dayalı olarak gelişiyor. Gerçekte de bir Fransızca öğretmeni olan François Begaudeau, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı kitaptan uyarlanan filme, hem senarist hem de oyuncu olarak katkıda bulunuyor. Film daha proje aşamasındayken niyetini de belli etmiş oluyor. Öykü aslında oldukça sade, Fransa'da bir devlet okulunda bir ortaokul sınıfında bir grup öğrencinin ve Fransızca öğretmenlerinin başlarından geçenlere tanık oluyoruz. En başta "Sınıf"ın aslında kurgusal bir hikayede belli bir amaca yönelik yaratılmış, farklı etnik gruplardan oluşan stereotipleri bir araya getirdiği, mesaj kaygılı bir hikaye çatısı oluşturmaya çalıştığı izlenimi oluşuyor. Film bu baştaki dezavantajını her bir öğrenciye ayrı özen göstererek ve onları karakter olarak aslında "yazmayarak" altından kalkılması zor bir işe imza atıyor. Yani "Babil"in (2006) farklı etnik yapılardaki insanları ya da bizde "Mutluluk"un (2007) farklı sosyal statülerdeki insanları tipleştirerek ve zorlayarak bir araya getirdiği yüzeysel yaklaşım "Sınıf" filminin düşebileceği en büyük tuzakken, film asla böyle bir şeye izin vermiyor. En başta öğrencilere en gerçek, en dürüst halleriyle sınıf içinde kendi aralarında ve öğretmen ile ilişkileri çevresinde geçen diyalogları, anları bize sunuyor. Filmi izlemeye başladıktan bir süre sonra siz de kendinizi sınıfın içinde bir gözlemci gibi hissediyorsunuz. "Ölü Ozanlar Derneği" ("Dead Poets Society", 1989), "Tehlikeli Düşünceler" ("Dangerous Minds", 1995) ve benzeri filmlerdeki gibi idealist bir öğretmenin, sorunlu öğrencilerin derdine derman olduğu ve kahramanlaştığı bir öyküyle karşı karşıya değiliz. Benzeri filmlerdeki gibi zaten kurulum olarak klasik bir anlayışa sahip olmayan "Sınıf" çok daha sert ve çok farklı bir noktada duruyor.

Kurgu ile gerçek arasında

Cantet'in film boyunca ısrarla vazgeçmediği omuz kamerası, özellikle kargaşanın hakim olduğu sahnelerde kullanmayı tercih ettiği çok açılı sahne kurulumları, gerçekliği tek bir düzlem üzerine oturtuyor. Bu yüzden film bir yıl içinde geçen olayları size iki saate sığdıran bir belgesel izlenimi veriyor. Yer yer eğlenceli, kimi zaman çok dramatik, trajik ve düşündürücü bir yapı oluşturuyor. Tabii ki de rastgele seçilmiş izlenimi veren bu anların hepsi çok akıllıca tutturulmuş bir kurguyla önümüze sunuluyor ve film dokundurmak istediği meseleleri çok net, fakat asla gözümüze sokmadan gösteriyor. Bu noktada kamera hem bir gözlemci oluyor, hem de bizi gözlemci olmaya davet ediyor. Fransa'nın çok kültürlü yapısından kaynaklanan, alt kültür bunalımı zaten filmin her anına denk düşüyor diyebiliriz. Bu gibi sıkıntıları sadece etnik ya da sosyokültürel açıdan değil, kuşak çatışması üstünden de anlatmayı ustalıkla beceriyor. Özellikle tüm film boyunca öğretmen ve öğrenciler arasında geçen diyaloglar, toplumdaki genel iletişimsizliği aynı zamanda modernleşmenin getirdiği bir sonuç olarak ortaya koyuyor. Bunların yanında, eğitim sisteminin aslında öğrencilerin hemen hemen hiçbir talebine yanıt vermediğini de çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Aynı sistemin, kimi için oldukça hafif ve gereksiz olduğunu görürken, kimisi için de hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Dünyanın çok farklı kültürlerinden beslenen bu değerli ve farklı genç beyinlerin, ne eğitimle ne de disiplinle tek tipleştirilebileceği, ne de kontrol altına alınabileceğini anlıyoruz.

Başta sınıf öğretmenini oynayan, hem de filmin senaristi olan François Begaudeau ile sınıftaki öğrencilerin hepsinin izlemeye gerçekten doyamayacağınız doğaçlamaları ve performansları göz dolduruyor. Filmin hem yapısı gereği oluşan samimi atmosferi ve karakterlerin sizi avucunun içine alan çekiciliği, sizde film daha saatler sürse de keyifle izlemeye devam edebileceğiniz duygusunu oluşturabilir. Çünkü film seyircinin asıl olarak istediği kayıtsız gerçekliği en sade ve bu sebepten de en etkileyici yolla size sunuyor. Film sadece Fransa'nın değil, dünyanın genel olarak kaosa doğru sürüklenen yapısı içinde daha iyi bir gelecek umudunu nahif bir şekilde gençlerde görüyor, fakat aynı zamanda akıllarda tedirgin edici soru işaretleri de bırakmayı başarıyor. En önemlisi "Sınıf" her saniyesiyle büyük laflar etmeden sarsıcı bir film olmayı başarıyor.