Neslihan Yavuzcan
Işinde orgazm olan başarıyı yakalar!
Ben ikinci olmayı hiç düşünmedim... Mesela beni Türk
sineması'nda iyi adam, kötü adam gibi karakter oyunculuğuna sokmaya çalıştılar, direndim
Hep kendime dedim ki 'Ben birinci olacağım.' Çünkü öbür türlü lezzetim olamazdı, yani tam anlamıyla bir orgazmı yakalamazsanız, olmaz bu işler...


Bu haftaki konuğum, yılların tiyatro sanatçısı, ödüllü sinemacısı, her oynadığı dizi reyting rekorları kıran, kendi deyimiyle 'Ben bile Yaprak Dökümü'nün bu kadar efsane olacağını düşünemezdim' diyen... Yaprak Dökümü dizisinin 'Ali Rıza Bey'i', evlerimizin vefakar babası Halil Ergün. Mülkiye mezunu Halil Bey, 'ister istemez hayata politik başladık, politik baktık, keza sanata da öyle, aşk ta bir politik anlatımdır' diyerek yaklaşıyor. Aşık olup dibine kadar yaşayan, ailesinin şımarık çocuğu olup, onların bütün meselelerini üstlenen gerçek bir sanatçı. İşte sizlere kendi ifadesiyle bir Halil Ergün baş yapıtı.
N.Y: Marka olmak neleri içinde barındırır ve siz markanızı yaratırken nelere dikkat ettiniz?
H.E: Birinci mesele seçtiğiniz meslek konusunda bilgilenme süreci. Yani bunun toplumun ve insanın hayatında ne ifade ettiğinin bilincine ermek ve bunu en iyi yapmak için hangi yollar gitmek konusunu çok düşündüm. İlk önceleri tiyatro da sahnede olmayı kendini ifade etme biçimi olarak algılıyordum. Sonra sahne de durmayı, ilişkileri de kurmayı öğrendim ve bu işin lezzeti konusuna kafamı yormaya çalıştım. Sonra çok sevdim. Ve artık benim kendimi anlatmak, kendimi tarif etmekten başka yapacak işim yok. Diğer yandan da bir şeyi fark ettim. Hiçbir şey rastlantıya bırakılırsa sonuna kadar başarılı olamaz. Bu işin politikası lazım.

TEKKEYİ BEKLEYEN ÇORBAYI İÇER
N.Y: Mülkiyeli olmanızın da etkisi var herhalde işlerin politikası ile ilgili?
H.E: Elbette, bir de ısrarcı olmak tabii. İkincisi de politikası ile birlikte ısrarcı olmak. Bizim çalışma sanat alanımızda o kadar çok hüsran durakları var ki eğer yenilirseniz ve hemen pes ederseniz bu işin sonu gelmez. Zaman zaman benim olmuştu ilk sinema yıllarımda... Ölçülerin daha bizler gibi oyuncuların geçerliliği henüz daha kavranmazken başka ölçülerin hakim olduğu dönemlerde aynaya bakıp 'Bu iş olmayacak galiba' dediğim anlar olmuştu. Ama ısrar ettim belki bunda kendi kararım vardı, başka yapacak işimin olmaması bir yandan da eski sinema prodüktörü bir ağabeyimiz vardı 'ne olacak ya kendimi açıklayamıyorum' o da dedi ki ' Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer...' tam onun deyimiyle söylemiyorum ama ısrar şarttır. Ve bütün bunlardan sonra da vazgeçilmez olmak. Ama bir şey daha var insan kendisini en iyi kendisi bilir. Çok tartmak lazım. Olmayacaksa insan görür aslında. İnsan maddi ve manevi şartlar ile ilgili çok kendisine dönmeli olmuyorsa bırakmalı. Ben ikinci olmayı hiç düşünmedim, kıyıda köşede kalmayı tercih etmedim. Mesela beni Türk Sineması'nda iyi adam, kötü adam gibi karakter oyunculuğuna sokmaya çalıştılar, direndim, istemedim ve hep kendime dedim ki ben birinci olacağım. Israr ettim ve bunu takip ettim. Çünkü öbür türlü lezzetim olamazdı yani tam anlamıyla bir orgazmı yakalamazsanız, olmaz bu işler.
N.Y: Her oynadığınız dizi reyting rekorları kırıyor. Rolünüzü neye göre seçiyorsunuz?
H.E: Burada kahin olmak imkansız. 3 aşağı 5 yukarı yaklaşımlar yakalanabilir ancak. Aşağı yukarı bilebiliyorum. Biraz yaşadıklarımızla ilgili biraz önce de söyledik ya, hayatınızı açıkladığınız bir yönteminizin de olması lazım. Nasıl açıklıyorsan kendine toplumu, yeryüzünü, ülkeyi, insanı, sanatı bu anlamda nasıl değerlendiriyorsun. Bu şartlar içinde seçilen hikayenin yaşadığınız topluma müdahalesi noktasında ne kadar karşılığı vardırın hesabını iyi yapmak lazım. Ondan sonra da kadro, kimler çekecek, nasıl bir prodüksiyon olacak meselesi gelir. Tüm bunlar buluştuğunda bu 10 üzerinden 7 veya 8'i yakalar diyebilirsiniz. Sürprizlere de açık olmak lazım. Mesela 'Yaprak Dökümü' konusunda ben hiç umutsuz değildim, hiçbir gün aklıma gelmedi tutmayacağı ama bu kadar ferman, efsane olacağını ben de düşünmüyordum.
N.Y: Çevremde çok insan bu konağı ziyaret ediyor. Hakikaten efsane oldu. Siz neye bağlıyorsunuz bu başarıyı?
H.E: Burası gece, gündüz tavaf ediliyor. 'Yaprak dökümü'nün' her kesime hitap ediyor. Her yaştan yaşlı, genç, anne, baba, çocuk, karı, koca, anneanne, babaanne bir kesim varoşlar ve kent merkezli insanlar, doğu ya da batı, bu ülkede ilk kez bu kadar büyük bir seyirci kitlesini ve tartışmasız maçları bile geçebiliyorsa, erkeklerin de bayrağı çekmesinden kaynaklanan bir şey bu. buradan hareketle şunu söylemek istiyorum, çok enteresandır ki Türk Sineması meselesinde 'Ben bir sinema oyuncusuyum ve çok iyi filmlerde oynamış bir aktörüm. Ödüller de almış bir oyuncuyum.' Bütün bunlar güzel, ama Türk Sineması bu ödüller ve dışarıdaki renkler noktasında orijinal çıkışlar yaptı, başarılar elde etti. Övüneceğimiz bir süreci de vardır Türk Sineması'nın ama dünya ölçeğinde bu Türk Sineması'dır diyebileceğimiz bir ölçeyi de yakalayamadık. Mesela bir Fransız veya Amerika dediğimiz zaman bunun bir tarifi vardır. Bu henüz biz de oluşmadı. Bence yapılması gereken bu bütün katmanlarını açıklayan, bütün sınıflarını açıklayan, tarihi ile, toplumun her katmanında bir ifade bulan şeyi bu dizi yaptı. Gönlüm bir sürü insanın seyrettiğinde bir ülke olarak söylüyorum ortak haz duyduğu bir reseti yakalamamız lazım.

SANAT POLİTİK BİR EYLEMDİR, AKSİNİ SÖYLEYEN YALANCIDIR
N.Y: Yeni sinema projesi var mı?
H.E: Var ama bana hak verin, çok film çekmiş oyunculardan biriyim. Bir de çok fedakarlık lar ettik o konuda, biliyorsunuz. Geçen Müjde Ar da söylüyordu 'Gittim, iyi filmlerde omuz vermek için yardımcı oyunculuklar yaptım, sırf iyi filmler çekilsin benim katkım olabilir mi?' diye. Artık o görevleri ben çok yaptım, onu biraz başkaları yapsın diyorum. Hakikaten belli doygunluklar yaşıyorum, politika gereği de kendimi korumak zorundayım. Çok doyurucu bir senaryo ile buluşmazsam sinema yapmam. Ama bir tane var ki Mustafa Altıoklar'ın geliştirdiği bir 'Mustafa Kemal-Salih Bozok' projesi var ki ona prensip olarak evet dedim.
N.Y: Siz Mülkiye mezunusunuz okuduğunuz politikayı hayatınıza nasıl taşıdınız?
H.E: Ben zaten politize olmuş bir kuşağın çocuğuyum, 68'li bir süreçten geliyorum, o lafı çok sevmesem bile. 60'lı, 70'li yıllarda liseyi ve üniversiteyi okumuş ve Türkiye'nin toplumsal ve siyasal ortamının çok yükselen değerler taşıdığı bir süreçtir o. Hayata politik başladık, politik baktık keza sanata da öyle. Öyledir zaten sanat politik bir eylemdir. Yalan söylerler, sanat politik değildir diye. Aşkı bile anlattığınız zaman politika yaparsınız. Kime, neye göre yapılır o film. Belli kararlarımız var, Türkiye ve dünya bakışı ile ilgili. O da insanı yurttaş sorumlu kılıyor. Yani herkes biraz kendi çağından sorumlu olmalıdır. İşte bu aşamada politikacılık yapmak değil ama o eski gençlik döneminin dışında siyasal partiler ile dayanışma içinde olmak, taşın altına eline sokmak noktasında öneriler geldiğinde kabul ettim. Ve birkaç deneyimim oldu. Orada yaptığımda gene insandı, sanatın de temel ögesidir. Fakat Türkiye'de gördüm ki bizim siyaset yapabileceğimiz mekanizma henüz oluşmuş değil. Eğer ikbal peşinde değilseniz, ihtiralarınız bir yerin başı olması noktasında daralmıyorsa siz pek karşılık veremiyorsunuz.
N.Y: Tekrar girer misiniz, istediğiniz açılımlar olursa?
H.E: Evet, ben politika yapmıyorum diyemem. Zaten politik bakıyorum. Sabah kalktığım zaman akşama kadar yeryüzü ve Türkiye konusunda toplumsal gelişmeleri, insaniyet ve toplumsal dramları, yoksullukları, eksikleri görüyorum. Ama henüz beni karılayan bir siyasi organizasyon yok.

EĞER BİR AŞKA YAKALANIRSAM RESMEN YERLERDE SÜRÜNÜRÜM
N.Y: Aşk sizin için ne ifade ediyor?
H.E: Uff... Her şey. Ben aslında aşk'a aşığım. Dostlukları, arkadaşlıkları, işimi, doğayı böyle yaşarım. Öyle bir azgınlığım var genel olarak, ama eğer, eğer bir aşk'a yakalanırsam, resmen yerlerde sürünüyorum. Öyle bir hastalığım var. Ödüm kopar o yüzden. Kendi kendime acı çektiriyorum, dehşet bir şey. Burnun yere düşmeden içinde fırtınalarla yaşamak var ya. Neyse ki çok sürmez aşkın kimyası. Çabuk bite o sentez. Kimi 6 ay 1 sene sonra normale dönüşür. Yoksa Mecnun gibi Ferhat gibi olursunuz. Aşk insanın kendisidir zaten. Karşıdaki koku, ten, nefes sana geçer ve sende ki kendini sevme hareketini başlatır. Kendi ihtilalindir aşk. Sen uçuyorsun. Karşındaki aynı duygularda değilse eğer bön bön bakabilir.
N.Y: Peki bön bön bakıyorsa?ve hiç böyle bir şey yaşadınız mı?
H.E: Daha beter işte o. Evet yaşadım, bir kumluk fırtına, bir İspanyol. İznik'te oldu, arkadaşlarıyla gelmişler 2-3 gün kaldılar. Bir gece karşılaştık ve o gece kıyamet koptu tabi. Birden nasıl olduysa felaket mektuplaşmalar başladı. Koşturarak İstanbul'a geldim arkalarından ondan sonra gidiyor iş. İngilizce bilmiyorum ben gazeteci Tuğrul Eryılmaz'a mektupları okutuo, cevap yazdırıyorum. Hadi mektup İznik'e geliyor ben İstanbul'un yollarını tutuyorum mektubu çözdürmek için. Bunu hiç unutmayacağım o zamanlar 40'lı yaşlarımdaydım. Öyle havadaydım ki kıza yazıyorum pembe pancurlu evler misali. Herkese alay konusu olmuştum. Ve bir gün bana cevap geldi. 'Şu anda karşımda resmin duruyor ve Madrid'te puslu bir hava var. Sevdiğim gözlere bakıyorum ve hakikaten seni çok seviyorum, ama bir rastlantıyla tanıştık, rastlantıyla bir fırtınaya yakalandık. Ve ikimizin de hayatı ile ilgili ayrı ayrı programları vardı. 'Bu rastlantı üzerine geleceğimizi oturtursak kendimize haksızlık etmiş olmaz mıyız?' dedi. Bu kadar akılcı bir laf ve ben çok sinirlendim ve affetmedim. Yıllar sonra kocasıyla gelip beni buldu. 'Kırlangıç Fırtanası' diye bir film çekmiştim ve ben o cümleyi kullandım. Bu bana çok koymuş yani.
N.Y: Hiç evlendiniz mi?
H.E: Yoo. Geçen gün saydım 8 kere aşık olmuşum. Ülkenin olayları, sinema, tiyatro, ailemin geniş meseleleri, şimdi bu film derken evlilikten de korktum galiba. Neye göre evlenecektim. Bu sinema hiçbir zaman garanti vermedi. Başta söylediğiniz bir soru vardı ya 'Nasıl oldu' diye. Belki de evlenip de çoluğa çocuğa karışsaydım, derler ya 'Karın buz deyince, kıçın buz eder.' Bu çok önemlidir. O sana çok şey yaptırırdı. Mesela şımarık yaşadım aileme sığındım kasabada böyle bir sorumluluğum olmayınca da bazı şeyleri ret edebildim iş ile ilgili. Kendim gibi kalabildim. Çocuğum meselesinde de yeğenlerim var, dünyanın çocuklarını önemsiyorum. Bir de dünyanın son haline bakınca 'İyi ki de çocuğum yok' diyorum.